-
* Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla;
1-Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?
2-3-Belini büken yükünü senden alıp atmadık mı?
4-Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?
5-6-Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.
7-8- Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul ve yalnız Rabbine yönel.
İNŞİRAH SURESİ
5-6- Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.
İnşaallah...
-
https://youtu.be/cs5x1ba_7Zs
Dün akşam izlediğim,Ruh Sağlığı Yasası konusundaki haber.
Hem Ruh Sağlığı hemde bu konuyla direkt bağlantılı Uyuşturucu ve Madde Kullanımının Önlenmesi konusunda çok ciddi yasa ve yönetmelik boşlukları var arkadaşlar.
Bu konularla biraz ilgili olanların aşina olduğu ciddi sorunlar bunlar.
Gündeme alınması ve yasa haline gelmesi hepimiz için çok önemli.
Antidepresan kullanımı %17'lerde.
Her beş kişiden biri hasta.
Uzmanlar bu durumun meselenin sadece bilinen kısmı olduğunu söylüyor.
Bence geniş bir çerçeveden,sebep-sonuç ilişkileriyle işin sosyal-ticari-ekonomik-güvenlik boyutu mutlaka göz önüne alınıp irdelenerek çözüm üretilmesi gereken bir sorun.
Not:Ruh; psikiyatrik anlamıyla basitçe düşünce,duygu ve davranışlarla bunlardan yansıyan kişilik özelliklerinin toplamıdır.
-
Aslında yazmam çok doğru değil ama divan edebiyatından üç beyit;
İçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile
Gül budağının mizacına gire kurtara su
Fuzuli
(Gül budağı, meğer hile ile bülbülün kanını içmek istiyormuş. Suya söyleyin, gülün mizacına göre hareket etsin de bülbülü kurtarsın)
*****
Gördüm açılırken bu seher goncayı hara
Sordum nola bu cevr ü cefa bülbül-i zara
Bir ah çekip hasret ile dedi ne çare
Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül
Osman Nevres
*****
Hâr-ı gamda ‘andelîb eyler figân u zârlar
Goncalarla salınur sahn-ı çemende hârlar
Baki
-
Gölgesinde otur amma
Yaprak senden incinmesin.
Temizlen de gir mezara
Toprak senden incinmesin.
Yollar uzun, yollar ince
Yol kısalır aşk gelince
Yat kurban ol İsmail’ce
Bıçak senden incinmesin.
Burdayım de ararlarsa
Doğru söyle sorarlarsa
Tabutuna sararlarsa
Bayrak senden incinmesin.
İl göçsün göçtüğün vakit
Yol yansın geçtiğin vakit
Suyundan içtiğin vakit
Kaynak senden incinmesin.
Toz konmasın sakın sana
Hakkı geçer halkın sana
Gücenmesin yakın sana
Uzak senden incinmesin.
(Yasaklı Rüyalar)
Abdurrahim Karakoç
-
22.Allah'ın, göğsünü İslâm'a açtığı, böylece Rabbinden bir nur üzere bulunan kimse, kalbi imana kapalı kimse gibi midir? Allah'ın zikrine karşı kalpleri katı olanların vay haline! İşte onlar açık bir sapıklık içindedirler.
23.Allah sözün en güzelini; âyetleri, (güzellikte) birbirine benzeyen ve (hükümleri, öğütleri, kıssaları) tekrarlanan bir kitap olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların derileri (vücutları) ondan dolayı gerginleşir. Sonra derileri de (vücutları da) kalpleri de Allah'ın zikrine karşı yumuşar. İşte bu Kur'an Allah'ın hidayet rehberidir. Onunla dilediğini doğru yola iletir. Allah kimi saptırırsa artık onun için hiçbir yol gösterici yoktur.
Zümer Süresi
-
Bazen gece ve gündüz üzerine düşünürüm.
Gece örtendir,rabbimin settar yanıdır.
Işık kaynağı aydır.
Güneşin ışığını kırarak yansıtır.
İslam takvimi ay takvimidir.
Kuran settar bir kitaptır pek çok yönden.
İçinde gizli nice manevi hediyeler vardır.
Hilalin dolunay olması gibi,kalbini islama açanlar önce hilal bir kalb ile başlar,sonra ilim ve hikmeti içselleştirdiği ölçüde dolunaya döner.
Gündüz ise güneştir ışık kaynağı.
Saklı gerçekleri açığa vurur.
Günümüzde güneş takvimi kullanıyor insanlar.
Gelişen teknolojiyle beraber her şey açıkta.
Güneş aydınlıktır,her şeyi açığa vurur ama yakar insanı canını acıtır.
Yarasa mesela karanlığa alışıktır,güneşte yaşayamaz.
Mana ise bazen güneş olur bazen ay.
Gündüzü gecenin,geceyi gündüzün içine sokar.
Yerine göre aydınlatır,yerine göre karartır.
Mihenk noktası adalet ve hikmettir.
Rumi takvim de ne güneşi baz alır,ne ayı.
İkisi arasında bir yerlerdedir.
Bazen böyle şeylerde doğuyor fikir dünyama ama;
Nedense tam olarak mantığını-manasını yakalayamıyorum.
Bir nevi delilikde diyebilirsiniz :)
http://m.radikal.com.tr/yazarlar/ays...i_rumi-1264604
Okurken dedimki; Bir takvimin başında ne kavga etmişler be kardeşim.
Yazının sonundaki siyasi yorum konusu yazara ait,benim değil.
İçeriğe binaen paylaşıyorum.
-
Bazen mehdilik iddia eden insanların temsilcisi gibi konuşan insanlar tebliğ amaçlı geliyor,sohbet ediyoruz.
Etrafta böyle psikopatolojisi olan bir çok insan var.
Sevdiği insanların özel olduğuna veya Allah tarafından yetkilendirildiğine,onların Allahın yeryüzündeki gölgesi olduğuna inananlarda var.
Hatta daha öncede demiştim psikiyatri servisleri böyle insanlarla dolu.
Bazılarının ise niyeti bozuk.
Ben böyle insanlara hep şunu diyorum;
Ortada Bir Yusuf varda biz mi kokusunu almıyoruz yahut görüp farkedemiyoruz?
Bizde öyle bir sinenin hasretini çekiyoruz ama etrafımıza bakarken gördüklerimizi tarif eden tek cümle Mehmet Akifin şu sözü;
Kaç müslüman tanıdımsa hep makberdedir,
Müslümanlık nerde bilmem amma galiba göklerdedir.
Gerisi laf...
-
HZ. İLYAS (A.S) VE TEVHİD ÇAĞRISI
“Şüphesiz İlyas da peygamberlerden idi. Hani kavmine şöyle demişti: ‘Allah’a
karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Yaratıcıların en güzelini, sizin ve geçmiş
atalarınızın Rabbi olan Allah’ı bırakarak Ba’l’e mi tapıyorsunuz?’ Onu
yalanladılar. Bu sebeple onlar (cehenneme) götürüleceklerdir. Ancak Allah’ın
ihlâslı kulları başka. Sonradan gelenler içerisinde ona güzel bir ad bıraktık.
İlyas’a selâm olsun. Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız.
Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.” (Sâffât, 37/123-132)
İlyas (a.s), Kur’an-ı Kerim’de kendisinden kısaca bahsedilen peygamberlerdendir
(Enâm, 6/85; Sâffât, 37/123).
O, kavmini “Tevhid”e çağırdı ve milletine şöyle hitap etti:
“Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?”
“Yaratıcıların en güzelini, sizin ve geçmiş atalarınızın Rabbi olan Allah’ı bırakarak “Ba’l’e
mi tapıyorsunuz?”
lyas (a.s), tevhid inancından ayrılıp puta tapmaya başlayan İsrailoğullarına gönderildi.
Ayet-i kerimede geçen “Ba’l” de Hz. İlyas’ın kavminin tapındığı putun ismiydi. Oturduğu şehirlerinin ismi “Bek” olan bu halkın, tapındıkları puttan dolayı şehirlerinin isminin
“Ba’lebek” olduğu kaynaklarda rivayet edilmektedir (Suat Yıldırım, “Ba’l”, DİA, IV, 553-554).
Puta tapan bu kavim, İlyas (a.s)’ın uyarmalarına kulak vermedi.
İman etmedi.
Tıpkı kendilerinden önceki peygamberlerin çağrısına uymayanlar gibi.
Nitekim Kur’an-ı Kerim
özellikle bu nokta üzerinde durmakta ve İsrailoğullarının zaman zaman nankörlük ettiklerine dikkatleri çek mektedir(Bakara, 2/83-85; Câsiye, 45/16-17).
Hâlbuki o kutlu elçiler, ilimle ameli, hayatla ahlakı, hikmetle irfanı, dünya ile ahireti
buluşturan ve barıştıran insanlık önderleri, hikmet ışığı ve hidayet rehberleriydi.
Onlar,insanları küfrün bataklığından, bir olan Allah’ın tevhit yoluna, bilgi ve inancın aydınlığına
çağırmıştı…
İşte İlyas, onların “En güzel Yaratıcı”yı bırakıp da, Ba’l’e tapmalarını, Tevhîd İnancı’nı
temelinden yıkıp put perestliğe dönmelerini çirkin karşılamıştı.
Hz. İlyas uzun bir mücadele verdi, ancak onları doğru yola çevirme im kânı elde edemedi; sonunda onu yalanlamak suretiyle hakkı red ve inkâr ettiler.
Evet, “ Onu yalanladılar” (Sâffât, 37/127).
Dünyada imansızlıklarının cezasını çekmiş olan bu halk âhirette de perişan olacaktı.
Nitekim;
“Bu sebeple onlar (cehenneme) götürüleceklerdir.” dendi. Ancak, her millete olduğu gibi
onlar içinde de;
“Ancak Allah’ın ihlâslı kulları başka.” idi.
İlyas (a.s) kendisinden sonrakiler için de anıla gelmişti.
Çünkü Allah böyle dilemişti.
“Sonradan gelenler içerisinde ona güzel bir ad bıraktık.İlyas’a selâm olsun.”
Görüldüğü üzere ayetlerde; İlyâs (a.s)’ın, İsrâiloğullarını hakka davetinden bir özet
verilmekte, O’nun çağrısından örnekler sunulmaktadır.
Öncelikle Hz. İlyas’ın uyarıp davet ettiği milletinin Allah’tan korkmadıkları, kötülüklerden sakınmadıkları; aynı zamanda Allah’ı bırakıp putperestliğe döndükleri ko nuya giriş anlamında yer verilmektedir.
Sonrada ana tema şöyle işlenmektedir:
1. İnsan eliyle yontulup şekillendirilen Ba’l ve benzeri putlar, ilâhî icat ve sanatın karşısında hiçbir anlam ve değer taşımaz.
Çünkü kâinatı da, onda yer alan her varlığı da yaratan Allah’tır.
2. Allah gelip geçenlerin de, gelecek olanların da yegâne yaratıcısı ve terbiye edicisidir.
İlyâs (a.s)’ın teblîğ ve irşatta bulunduğu kavmin çoğu in kârda ısrar etmişse de, ona
inananlar da olmuştur.
Daha sonra hak ile batılın devamlı mücadele hâlinde olduğu gösterilmekte ve kıyamete kadar da bunun devam edeceğine, ancak batılın daima yok olmaya mahkûm olduğuna işaret edil mektedir.
İlyâs Peygamber de görevini lâyıkıyla yerine getirerek ilâhî iltifata mazhar olmuş ve kendisinden sonra gelenlere şerefli bir isim bırakmıştır.
Sonuç olarak iyi bir ün, iyilere Allah’ın mükâfatıdır. O halde geride iyi bir isim, bu
kubbede hoş bir seda bırakmak için çalışılmalıdır.
Bunun önde gelen şartı da hiç şüphesiz imandır.
İlyâs Peygamber gibi, hemen bütün peygamberler dünyada da, âhirette de Allah’ın selâm sıfatının tecellisine mazhar kılınmışlardır.
Onlara dosdoğru uyan müminlerin de bu sıfattan nasiplerini alacaklarında hiç şüphe yoktur.
Selam İlyas (a.s)’a ve ona tabi olanlara olsun…
http://www.imanilmihali.com/wp-conte...%20diyanet.pdf
*Ba’l putunun güzel bir kadını tasvir eden bir put olduğuda söylenir.
*Televizyonların-Medyanın da etkisiyle güzel görünen belli ölçülerdeki kadın-erkek bedenleri birer puta dönüştü.
*İnsan kalbindeki bu putları-diğer pek çok put gibi- kırmalı ve karşısındaki insana bakarken suretten çok sirete değer vermeli.
*İnsanların gözünde bu adaletsizliği yaratan,yine insanın kendi uydurduğu-ürettiği çarpıklaşmış değer ölçüleri.
-
ALLAH, KALPLERDE GİZLENENİ HAKKIYLA BİLENDİR
“İyi bilin ki onlar, O’ndan gizlenmek için, kalplerindeki düşmanlığı gizliyorlar. Yine iyi bilin ki, elbiselerine büründükleri zaman bile, Allah onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir. Çünkü O, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.” (Hûd, 11/5)
Mealini verdiğimiz ayet-i kerimede müşriklerin Peygamber Efendimizden gizlenmeleri; O’nun Rabbinden getirdiklerine inanmadıkları ve kalplerindeki düşmanlığı gizledikleri anlamlarını ihtiva etmektedir.
Ancak ne kadar gizlerlerse gizlesinler, istedikleri elbiselerine bürünsünler bunun Rabbimiz tarafından bilineceği ayetin devamında çok vurgulu bir şekilde ortaya konularak şöyle buyurulmaktadır:
“O, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.”
Zira yüce Rabbimizin güzel isimlerinden biri de devamlı, eksiksiz ve her şeyin özünü bilen anlamına gelen “Alîm”dir.
Bu güzel ismi gereğince “O, gaybı da, görünen âlemi de bilendir, mutlak güç sahibidir, hüküm ve
hikmet sahibidir.” (Teğabûn, 64/18)
Hüküm ve hikmet sahibi olan Rabbimizden her nerede olursa olsun hiçbir şey gizli değildir.
“Göklerdeki ve yerdeki her şeyi bilir. Gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir. Allah, göğüslerin
özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.” (Teğabûn, 64/4)
Şu halde açıktan veya gizlice yaptıklarımız hatta kalbimizden geçirdiklerimiz dahi Rabbimiz tarafından bilinmektedir.
Öyleyse bizim hem düşüncelerimizin hem de davranışımızın doğru, güzel ve hayır istikametinde olması gerekir.
Çünkü bunları hiç kimse görmüyor ve bilmiyor olsa da Rabbimiz bilmekte ve görmektedir.
Elbette düşünce safhasında olup henüz fiiliyata geçmemiş düşüncelerimizden sorumlu olmayız.
Ancak davranışlarımızın ortaya çıkmasının öncesinde düşüncelerimizin etkisinin olduğunu da inkâr edemeyiz.
Kısaca iyi düşünen insan iyi işler yapar.
Eğer iyilik yapmaya niyet eder de yapmazsak bu niyetimizden dolayı Allah katında tam bir iyilik sevabı kazanacağımız, eğer iyiliğe niyetlenir de yaparsak on katından yedi yüz katına kadar hatta daha fazla sevap kazanacağımız unutulmamalıdır (Buharî, “Rikak”, 31; Müslim, “İman”, 59).
Burada önemli olan nokta; düşünce planında olan ama eyleme dönüştürmeyip vazgeçtiğimiz kötülüklerden sorumlu olmadığımız gibi, bu düşüncemizden vazgeçtiğimizde sevap kazanacağımız olgusudur.
Düşündüğümüz ve yaptığımız her şeyin Rabbimiz tarafından bilindiğinin idrakinde olan biz Müslümanlar nerede olursak olalım kötülük yapmamıza imkân var mıdır?
Çünkü bizler ne yaparsak yapalım Rabbimiz tarafından bilinmektedir:
“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz ona şah
damarından daha yakınız. Üstelik biri insanın sağ tarafında, biri sol tarafında oturmuş iki alıcı melek
de (onun yaptıklarını) alıp kaydetmektedir.” (Kâf, 50/16-17) buyuran Rabbimiz, bizim her yaptığımızı
hakkıyla bilmekte ve meleklerine kaydettirmektedir.
Böyle sıkı bir kontrol altında olduğumuzu düşünerek her hâlimizle doğru ve dürüst davranmalıyız.
“İnsan hiçbir söz söylemez ki onun yanında (yaptıklarını) gözetleyen (ve kaydeden) hazır bir melek bulunmasın.” (Kaf, 50/18) ayetine kulak verip, her konuştuğumuz ve yaptığımızın kayda geçtiğini düşünerek bütün hayatımız boyunca Rabbimizin emirlerine uygun hareket etmeliyiz.
Şöyle bir düşünelim; ticaret yaparken yanımızda olmayan birine bir şey vermemiz gerektiğinde, kimsenin bulunmadığı bir ortamda onun hakkını tam olarak veriyor muyuz?
Kimsenin bilemeyeceği, göremeyeceği bir yerde bir haramı işlemeyi veya birine bir kötülük yapmayı planladığımız zaman insanlar görmüyor ama ilmi her şeyi kuşatan Rabbim beni görüyor diye ürpererek hemen bu kötülükten vazgeçebiliyor muyuz?
Yoksa nasıl olsa kimse görmüyor, öyleyse rahatlıkla bu haramı işleyebilirim mi diyoruz.
Eğer kimse görmese de Rabbim beni görüyor ve yaptıklarımı biliyor diye o kötülükten uzaklaşabiliyorsak işte mesele hallolmuş demektir.
Yüce Rabbimizin her şeyi bildiğine ve ahirette bu yaptığımız kötülüklerden hesaba çekileceğimize inandığımıza göre nasıl yanlışlık yapabiliriz?
Eğer tek başımıza kaldığımızda nasıl olsa kimse görmüyor diye haramları ve kötülükleri işleyebiliyorsak hemen bu yanlışlıktan vazgeçmeli ve yüce Rabbimizin şu uyarısına kulak vermeliyiz:
“(Ey Muhammed!) Sen hangi işte bulunursan bulun, ona dair Kur’an’dan ne okursan oku ve (ey
insanlar, sizler de) hangi şeyi yaparsanız yapın, siz ona daldığınızda biz sizi mutlaka görürüz. Ne yerde,
ne de gökte, zerre ağırlığınca, (hatta) bu zerreden daha küçük veya daha büyük olsun, hiçbir şey
Rabbinden uzak (ve gizli) olmaz; hepsi muhakkak apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da yazılı)dır.” (Yunus, 10/61)
http://www.imanilmihali.com/wp-conte...%20diyanet.pdf
-
HZ. İSA VE RUHBANLIK OLAYI
“Sonra bunların peşinden ard arda peygamberlerimizi gönderdik. Onların arkasından da Meryem oğlu İsa’yı gönderdik, ona İncil’i verdik ve kendisine uyanların kalplerine şefkat ve merhamet duygusu koyduk. (Kendiliklerinden) icat ettikleri ruhbanlığa gelince; biz onu onlara farz kılmamıştık. Allah’ın rızasını kazanmak için onu kendileri icat etmişlerdi. Fakat ona da gereği gibi uymadılar. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik. Fakat onlardan birçoğu da fasık kimselerdir.” (Hadîd, 57/27)
Müslümanlar olarak Allah’ın seçtiği tüm peygamberlere ve onlara indirilen kitaplara inanırız.
Bütün peygamberler, gönderildikleri toplumları tevhîd inancına çağırmış ve kendilerinden sonra gelecek Allah elçilerinin davetine de uymayı tavsiye etmişlerdir.
Kur’an’da ismi sıkça geçen; gerek yaratılışı ve gerekse ölümü oldukça sırlı olan peygamberlerden birisi de Hz. İsa (a.s)’dır.
İslam’a göre, Hz. İsa, Meryem’den babasız dünyaya gelmiş bir peygamberdir. “Allah nezdinde İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir.
Allah, onu topraktan yarattı. Sonra ona ‘Ol!’ dedi ve oluverdi.” (Âl-i İmran, 3/59)
O, İsrailoğullarını hak dine ve tevhid inancına davet eden ve son peygamberin gelişini haber veren bir müjdecidir.
Kur’an’da, “ Hani, Meryem oğlu İsa, Ey İsrail oğulları! Şüphesiz ben, Allah’ın size, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayan ve benden sonra gelecek, Ahmed adında bir peygamberi müjdeleyici (olarak gönderdiği) peygamberiyim demişti.” (Saff, 61/6) diye belirtilmektedir.
Hz. İsa’nın ölümü ile ilgili olarak Kur’an’da şu bilgiler verilmektedir:
“Allah elçisi Meryem oğlu İsa’yı öldürdük’ demeleri yüzünden (onları lânetledik). Hâlbuki onu ne öldürdüler, ne de astılar; fakat (öldürdükleri) onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilâfa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler; bu hususta zanna uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler. Bilakis Allah onu (İsa’yı) kendi nezdine kaldırmıştır. Allah izzet ve hikmet sahibidir.” (Nur, 157-158)
Ruhbanlık; insanlardan uzaklaşıp riyazete çekilerek dünya zevklerini terk etmek ve kendini aşırı bir şekilde ibadete vermek demektir.
Ruhbanlık, Hıristiyanlara özgü bir anlayıştır.
Hz. İsa’dan sonra, gördükleri baskı ve zulüm sebebiyle bir kısım Hıristiyanlar toplumsal hayattan soyutlanarak, edindikleri özel mekânlara çekilmişler ve kendilerini ibadete adamışlardı.
Zamanla, bir yaşayış biçimi olarak, Hıristiyanlığın bünyesinde yerleşen bu uygulamaya ruhbanlık, uygulayanlara da ruhban adı verildi.
Ruhbanlar, Allah’ın hoşnutluğunu elde etmek ve hayatın yozlaştırıcı unsurlarından uzakta kalabilmek için bu geleneği benimsemişlerdi.
Bunlar, inzivaya çekilmek, hiç evlenmemek, ruhsal arınma, dünyaya önem vermeme, bir lokma ve bir hırka yeter gibi bir anlayış içerisinde hayatlarını sürdürüyorlardı.
Düşünceleri ve ruhlarını her türlü ihtirastan arındırıp varlıklarını tümü ile Allah’a adayacaklardı.
Sonraları bu düşünce uygulamada amacından uzaklaştı, birtakım ruhsuz törenlere ve biçimsel şenliklere dönüştü.
Üçüncü asırdan itibaren evlenmeyi bir fitne olarak görmüşler ve evlenmemişlerdi.
Bu ve benzeri düşünceler nedeniyle Hıristiyanların birçoğu bu ruhban sınıfını kabul etmemektedirler.
Ruhbanlık, İslamî bir davranış olmadığı gibi, hak dinlere de nispet edilemez.
İslam, dünyayı terk etmeyi değil, dünya ve ahiret dengesini sağlamayı, Allah’ın dinini yeryüzüne hâkim olması ve Allahın isminin yüceltmesini amaçlar.
İslam’ın gayesi, insanları her türlü fitne ve fesattan korumaktır.
İslam’da ruhbanlık olmadığı gibi, ayrıcalıklı din adamı sınıfı, günahları bağışlama, dinden çıkarma (aforoz) ve cennet belgesi verme yetkisi de yoktur.
Kul, rabbine arada hiçbir vasıta olmadan yönelebilmelidir.
Peygamberin görevlerinden biri de, din ve dünya işlerini birlikte yürütmek, yüce Allah’ın mesajını bütün insanlara duyurmak, Allah’ın emirlerini yeryüzünde hâkim kılmaktır.
Müslüman olarak bizim görevimiz, yüce Allah’ın emirleri doğrultusunda hareket etmek ve bütün peygamberleri ve getirdiklerini kabul etmektir
http://www.imanilmihali.com/wp-conte...%20diyanet.pdf
-
Kalbi-duyguları aklın yedeğine almak lazım,aklı kalbin yedeğine değil.
Nitekim öyle bir hayat mümkün değil.
Akıl kaleni iyi koru,ağyara teslim etme.
Sonra nadim olursun.
-
Allah derki;
Kimi benden çok seversen onu senden alırım...
Ve ekler , O'nsuz yaşayamam deme, seni O'nsuz da yaşatırım...
Ve mevsimler geçer, gölge veren ağaçların dalları kurur, sabır taşar, canından saydığın Yar bile bir gün el olur..
Aklın şaşar, dostun düşmana dönüşür, düşman kalkar dost olur, öyle garip bir dünya işte..
Olmaz dediğin ne varsa hepsi olur..
Düşmem dersin düşersin, şaşmam dersin şaşarsın..
En garibi de budur ya, öldüm der durur, yine de yaşarsın.
Hz.Mevlana
-
Korku ve ümit kaynağı olarak şimşeği size göstermesi, gökten yağmur indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesi, O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir toplum için elbette ibretler vardır.
RUM-24
Korku ve ümide düşürmek için size şimşeği gösteren, yağmurla yüklü bulutları meydana getiren O'dur.
RAD-12
*****
*Rabbim ne arzın ne de yüreklerimizin ümidini kesmesin,her şart ve koşulda sabreden kullarından eylesin,yaptığımız cahillikleri de -gerek kendine gerek kullarına karşı- affedip, kul hakkına girmemize mani olsun inşaallah.
-
Ayrık otları bitti bahçemde.
Sökmeye gücüm yetmiyor.
Öylesine dertler birikti zihnimde,
Gülüyorum.
Anlatmaya dilim varmıyor.
Eskiden rüyalarda içtiğim cinnet,başköşesine kurulmuş fidanlığımın.
Sakız gibi yapışmış,koparamıyorum.
Sanki bir ahtapot zihnimi bir vantuz gibi çekerken umarsız,
Yıkılıyor aklımın mimarisinde fikir sütunlarım.
Hergün daha değersizim sanki,kalbimde hissettiğim her umut,birer sahte teselli.
Gerçekse her zaman orda faltaşı gibi açılmış gözleriyle pusu kurmuş bekliyor.
Eğsende,büksende aynı herşey.
Bahar başkasının baharı,
Elalemin bağında açıyor güller sümbüller,
Senin neyine gerek.
Hergün yeni bir aymazlığa açılırken suretler,hele o içi boş siretler,
Benliğimi yakıp,yeniden başlamak istiyorum hayata,
Gönlümde,dilimde yeni kelimeler,cümleler.
Yık diyorum kendime,yık bu kendine ördüğün duvarı.
Çık bu örümcek ağından,
Duyulsun kalbinin hıçkırıkları.
-
BU HAFTAKİ CUMA HUTBESİ;
Diyanet İşleri Başkanlığı Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan 1 Şubat Cuma hutbesi yayımlandı.
Bu haftaki cuma hutbesinin konusu "Rıfk: Allah her işte zerafeti sever".
Muhterem Müslümanlar!
Okuduğum ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel şekilde önle. O zaman bir de göreceksin ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sımsıcak bir dost oluvermiş.” 1
Okuduğum hadis-i şerifte ise Peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyuruyor: “Rıfktan mahrum kalan bir kimse hayrın tamamından mahrum kalmıştır.” 2
Kıymetli Müminler!
Yüce dinimiz; iman, ibadet ve güzel ahlâk üzerine kuruludur. İnsanın Cenab-ı Hak katında değer kazanmasına ve toplum içinde sevilip sayılmasına vesile olan ahlâkî erdemlerden biri de rıfktır. Rıfk; güler yüzlü, tatlı sözlü, sakin ve geçim ehli olmaktır. Sert ve kaba davranmamak, kalp kırmamaktır. İnsanın aklını karartan ve sonu hüsran olan öfkeye yenik düşmemek, sabırlı ve soğukkanlı olmaktır.
Değerli Müslümanlar!
Rabbimiz her işte rıfk ile muamele etmeyi sever.iii Kur’an-ı Kerim’de, Peygamberimizin şahsında bütün müminlere hitaben “Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir”4 buyurarak affedici ve hoşgörülü olmayı emretmektedir. Bir başka ayet-i kerimede ise “affedici olmak ve öfkeyi yutmak” Allah’ın mağfireti ve cennetiyle müjdelenen muttakilerin özellikleri arasında sayılmıştır. 5
Aziz Müminler!
Resûlullah (s.a.s), yumuşak davranma hususunda en güzel örneğimizdir. O, sadece insanlara değil, varlık âleminin tamamına şefkat, merhamet ve nezaketle davranmıştır. Her işinde kolaylaştırıcı olmuş, zorluk çıkarmaktan ve çevresindekileri incitmekten sakınmıştır. Hatalar karşısında cezalandırmaktan ziyade affedici olmayı tercih etmiştir. Ezici, yıpratıcı, kırıcı değil, sevgi ve saygıyı besleyen yapıcı davranışları öğütlemiştir. Allah’ın kendisine lütfettiği bu özellikler sayesinde Müslümanlar Peygamberimizin etrafında kenetlenmiştir.
Cenâb-ı Hak, bu gerçeği bize şöyle haber vermektedir: “Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah’tan bağışlanma dile…” 6
Kıymetli Müminler!
Peygamberimizin ahlâkını kendisine model alan bir mümin, bütün ilişkilerini rıfk ile yürütür. Can taşıyan en küçük varlıklara karşı bile şefkat ve merhameti elden bırakmaz. Sade ve zarif haliyle, kibar ve anlayışlı tavırlarıyla İslam’ın yüce değerlerini ve üstün ahlâkını temsil eder. Mümin, her türlü aşırılıktan, kabalıktan, şiddetten uzak durur. Zira Peygamberimiz onu şöyle tanımlar: “Namusa dil uzatan, lânet eden, çirkin işler yapan, edepsiz konuşan kimse kâmil bir mümin değildir.” 7
Muhterem Müminler!
İnsan olma sorumluluğunun ve insana yakışan değerlerin ihmal edildiği, şiddetin din, dil, ırk ve coğrafya tanımadan bütün insanlığı tehdit ettiği bir çağı yaşıyoruz. Böyle bir çağda bilmeliyiz ki, şiddetin beslendiği hiçbir referans, İslamî, insanî ve ahlâkî değildir. Bizlere düşen, insanın şeref ve haysiyetini zedeleyen her türlü davranışı hayatımızdan uzak tutmaktır. Anne babamıza, eşimize, çocuklarımıza, akrabalarımıza ve komşularımıza rıfk, şefkat ve güler yüzle davranmaktır. Haklı ve güçlü iken bile affedici, öfke anında dahi sabırlı olmaktır. Peygamberimizin buyurduğu gibi, “Pehlivan, güreşte rakibini yenen değildir. Asıl pehlivan, öfkelendiğinde kendisine hâkim olandır.” 8 Ancak şunu da bilmemiz gerekir ki milli ve manevi değerlerimize yönelik saldırılar karşısında haklı bir tepki vermek, ahlâkî bir heyecanın ve imanî bir hassasiyetin asil bir ifadesi, dindarlık ve vatanseverlik alametidir.
Aziz Müslümanlar!
Rıfka sahip olan rahmeti kuşanır; rahmeti kuşanan da Allah’ın merhametine ulaşır. Rıfkı terk eden şiddete yönelir; şiddet ise kıyamet günü pişmanlıktır. O halde, öfkenin aklımızı ve vicdanımızı esir almasına, sabırsızlığın ebedi kurtuluşumuza gölge düşürmesine fırsat vermeyelim. Sevgili Peygamberimizin şu hadisini daima hatırlayalım: “Şüphesiz Allah Teâlâ Refîktir, rıfkı sever. Sertlik ve benzeri hallere vermediği ecri, yumuşak huylulukla yapılan işlere verir.” 9
1 Fussilet, 41/34.
2 Ebû Dâvûd, Edeb, 11.
3. Buhârî, Edeb, 35.
4. A’râf, 7/199.
5. Âl-i İmrân, 3/134.
6. Âl-i İmrân, 3/159.
7. Tirmizî, Birr, 48.
8. Müslim, Birr, 107.
9. Müslim, Birr, 77; Ebû Dâvûd, Edeb, 11.
*****
Cumanız mübarek olsun..:)
-
-
49 - İnsan hayır istemekten usanmaz, fakat kendisine bir kötülük dokununca üzülür ve ümitsizliğe düşer.
50 - Andolsun ki kendisine dokunan bir zarardan sonra, biz ona tarafımızdan bir rahmet tattırsak, O: "Bu benim hakkımdır, kıyametin kopacağını da sanmıyorum, Rabbime döndürülmüş olsam bile mutlaka O'nun yanında benim için daha güzel şeyler vardır" der. Biz o inkâr edenlere yaptıkları şeyleri mutlaka haber vereceğiz ve onlara ağır bir azap tattıracağız.
51 - Biz insana bir nimet verdiğimiz zaman o yüz çevirir, yan çizer. Ona bir kötülük dokunduğu zaman da uzun uzun yalvarır.
FUSSİLET SÜRESİ
*Velhasıl insanoğlu nankördür...
20-Her kim ahiret kazancini isterse, biz onun kazancini artiririz, her kim de dünya kazancini isterse ona da ondan veririz, ama onun ahirette hiçbir nasibi yoktur.
ŞÛRA SÜRESİ
-
12-Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. Dilediğine rızkı bol verir, dilediğinden de kısar. Şüphesiz ki O her şeyi bilendir.
13. "Dine bağlı kalın ve dinde ayrılığa düşmeyin." diye Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya, İsa'ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı. Fakat kendilerini dâvet ettiğin şey müşriklere pek ağır geldi. Allah dilediği kulunu zâtına seçer ve kendisine yönelen kimseyi de hidayete iletir.
14. Onlar kendilerine ilim geldikten sonra, birbirlerini çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer belirli bir süre için Rabbinin verilmiş bir sözü olmasaydı aralarında hemen hükmedilerek iş bitirilmiş olurdu. Onlardan sonra Kitab'a vâris kılınanlar da onun hakkında derin bir şüphe içindedirler.
15. İşte bundan ötürü sen onları (tevhide, birliğe) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma. Ve de ki: "Allah'ın indirdiği kitaba inandım, aranızda adalet yapmakla emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize sizin işledikleriniz size âittir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar. Dönüş de ancak O'nadır."
ŞÛRA SÜRESİ
-
36 - Size verilen herhangi bir şey sadece dünya hayatının geçici bir menfaatidir. Allah katında bulunanlar ise iman edip sadece Rablerine güvenen kimseler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır.
37 - O iman edenler, büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınırlar. Onlar öfkelendikleri zaman da kusurları bağışlarlar.
38 - Onlar, Rablerinin davetini kabul ederler ve namazı dosdoğru kılarlar. Onların işleri de kendi aralarında bir istişare iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan onlar Allah yolunda harcarlar.
39 - Onlar, bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman birbirleriyle yardımlaşırlar.
40 - Bir kötülüğün cezası yine onun gibi bir kötülüktür, ama kim affeder, bağışlarsa onun mükafatı Allah'a aittir. Şüphesiz ki Allah, zalimleri sevmez.
41 - Zulme uğradıktan sonra hakkını alan kimseye gelince, işte onların aleyhinde ceza vermek için herhangi bir yol yoktur.
42 - Yol ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenler aleyhinedir. İşte onlar için acı bir azap vardır.
43 - Her kim de sabreder ve kusuru bağışlarsa, işte bu elbette azmedilecek işlerdendir.
44 - Allah kimi saptırırsa artık bundan sonra onun için hiçbir dost yoktur. Sen, azabı gördüklerinde zalimlerin: "Acaba dönecek bir yol var mıdır?" dediklerini görürsün.
45 - Sen, onların aşağılıktan dolayı başları öne eğilmiş, göz ucuyla gizli gizli etrafa bakarlarken ateşe sunulduklarını görürsün, iman edenler de: "Gerçekten zarara uğrayanlar hem kendilerine hem de ailelerine kıyamet günü yazık etmiş olan kimselerdir." diyeceklerdir. İyi bilin ki zalimler devamlı bir azap içerisindedirler.
ŞURA SÜRESİ
*Allah affedicidir,affedenleri sever..
-
Zamanı geçtiği için bu mesajı siliyorum.
-
https://www.haberturk.com/tv/program...t-2019-/595135
Kadın ve erkek beyni farkları üzerine yapılmış çok güzel bir programdı.
-
33-Eğer insanlar küfre sapan bir ümmet haline gelmeyecek olsalardı, biz O Rahman olan Allah'ı inkâr eden kimselerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine çıkacakları merdivenler yapardık.
34 - Onların evleri için gümüşten kapılar, üzerine yaslanacakları koltuklar yapardık.
35 - Daha nice altın ziynetler verirdik. Çünkü bunların bizce hiçbir kıymeti yoktur. Bütün bunlar dünya hayatının geçici menfaatinden başka bir şey değildir. Ahiret ise Rabbin katında takva sahipleri içindir.
ZUHRUF SÜRESİ
-
https://youtu.be/qMqH1FAptG8
Tüccar ve Papağan-Hayati İnanç
-
Duygular insanın en zor söz geçen tarafı.
İnsanın aklını yoran,çarpıtan,mantığını iptal eden,akıl kalene en umarsız ve serseri saldırıları yapan şey kalbinin ırmağında akan vurdumduymaz duygular.
Sesini kısmak çok zor,susturmak imkansız.
Aynı yarayı tekrar tekrar kaşıyıp,gangren eden, başına bela eden bir cehennem gayyası adeta.
Kalbini aklının yedeğine al derken bunu kastediyorum.
Duygu dehlizleri cehennem kazanı gibidir.
Ateşini artırdıkça,harını körükledikçe aslında aklınıda yangın yerine çevirirsin.
Duygularına ölçüyü öğretmen lazım.
Bunun içinse ilahi suyu,yani rahmeti kucaklaman lazım.
Kalbindeki oluşan her yara bir yangından arta kalan közlerdir.
Onu küllendirmeye çalış,
Közü tekrar ateşe çevirmeye çalışma.
Üzerine tekrar odun atma.
İnsanın en büyük imtihanı iradesiyle imtihanıdır unutma.
İrade çok büyük bir nimet.
Hakkını vermek lazım.
NOT:Şu kitap önerisini yineleyeceğim;
https://www.psikonet.com/iyi-hissetmek_kitap.html
İyi Hissetmek-Dr.David Burns
-
Bu haftaki Cuma Hutbesi....
******
İBADET: KUL OLMA ŞUURU
Muhterem Müminler!
Okuduğum ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.”[1]
Okuduğum hadis-i şerifte ise Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyuruyor: “Allah katında amellerin en sevimlisi, az da olsa devamlı olanıdır.”[2]
Kıymetli Müslümanlar!
Allah, insanı yalnızca kendisine kulluk etmesi için yaratmıştır.[3] Kulluk, Cenâb-ı Hakkı tanımak, O'na gönülden bağlanmak, inanıp iyi işler yapmak demektir. Kul olmanın özü, Rabbimize severek ve isteyerek itaat etmek, ihlas ve samimiyetle ibadete sarılmaktır.
Değerli Müminler!
İbadet, müminin nişanı, imanın hayata yansımasıdır. Allah’a yakın olma arzusunun ve hayırlı bir kul olma gayretinin göstergesidir. Yüce Rabbimize olan muhabbet ve bağlılığın en güzel tezahürüdür. Cenâb-ı Hakkın sunduğu imkânlara, verdiği nimetlere şükürdür. Kulun, sınırsız af ve mağfiret sahibi olan Rabbine sığınması, halini arz etmesidir.
Aziz Müslümanlar!
İbadet eden insan, ecir ve mükâfata nail olmanın yanı sıra nice güzel huy ve alışkanlık da kazanır. İbadet her şeyden önce kişiye daima Allah’ın huzurunda ve gözetimi altında olduğu bilinci aşılar. İnsanı iyiye, güzele, doğru olana sevk eder. Nitekim namazını kılan ve biraz sonra yine namaz için Rabbinin huzuruna çıkacağını bilen bir insan, kendisini sorumlu hisseder. Huşû içinde kıldığı namazlar onu aşırılıklardan ve çirkin işlerden uzaklaştırmış olur.
Aynı şekilde oruç da bize ibadet sevabı kazandırmanın yanı sıra irademizi güçlendirir, sabrımızı artırır. Nefsimize, hevâ ve hevesimize esir olmaktan, harama el uzatmaktan, kötü konuşmaktan bizi korur.
Hac ve umre, tevhid aşkını ve ümmet bilincini aşılarken, mahşer anını ve hesap gününün zorluğunu hatırlatır. Dünyalıklarından sıyrılıp ihrama bürünen her Müslüman, Allah katında değerli olanın mal, makam ve mevki değil, yalnızca iman, ibadet ve güzel ahlak olduğunu idrak eder. Dünyanın dört bir yanından gelen, dilleri, renkleri ve ırkları farklı müminlerle omuz omuza vererek “Müminler ancak kardeştirler”[4] ilahi hitabındaki din kardeşliğini yürekten hisseder.
En kıymetli ibadetlerimizden olan zekât, sadaka ve infak ise malı arındırır ve bereketlendirir. İnsanın gönlünü zenginleştirir, dünya malına karşı hırsını azaltır, şükrünü artırır. Bencillikten sıyrılıp cimrilikten kurtulan kişi, elindeki nimetleri paylaşmakla kardeşliğin tadına varır.
Kurban, İbrahim aleyhisselamın sadakatini, oğlu İsmail'in teslimiyetini adeta yeniden yaşatarak kulun Allah’a olan kurbiyyetini artırır.
Muhterem Müslümanlar!
Kul olmak üzere yaratılan insan, farz ve nafile ibadetlerle Allah’a yaklaşmaya çalışır. O’nun rızasını kazanmayı, sevgisini elde etmeyi amaçlar. Nihayetinde Yüce Allah’ın merhametine, yardımına ve korumasına mazhar olur. Bir hadis-i kutsi’de Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Kulum, farz ibadetlerden daha sevimli bir şeyle bana yaklaşamaz. Nafile ibadetlerle de bana yaklaşmaya devam eder. Sonuçta ben onu severim. Sevince de onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden istediğinde ona veririm. Bana sığındığında onu korurum.” [5]
Kıymetli Müminler!
Allah’ın farz kıldığı namaz, oruç gibi ibadetlerin yanında O’nun rızasını umarak, iyi niyet ve samimiyetle yapılan her iş aynı zamanda bir ibadettir. Huzur ve güven dolu bir aile yuvası için gayret etmek, yetim ve kimsesizleri sevindirmek, muhtaçların dertlerine çare olmak ibadettir. Rızkımızı helal yollardan temin etmek için çalışmak, insanlara güzel söz söylemek ve geçim ehli olmak ibadettir. Alışverişte dürüst olmak, selamı yaymak, hatta insanlara eziyet veren bir engeli yoldan kaldırmak bile bir ibadettir.
Aziz Müminler!
Var oluşumuzun anlamı, dünyaya gelişimizin gayesi olan kulluk, bizim için bir şereftir. Bu şerefe layık olmak için sorumluluklarımızı hakkıyla yerine getirelim. Allah'a kul olmanın şuurunu bir ömür canlı tutalım. Ömrümüzü ibadetlerle, salih amellerle ve güzel ahlakla süsleyelim. Allah’ın her an bizimle beraber olduğunun idrakiyle yaşayalım.
[1] Hicr, 15/99.
[2] Ebû Davûd, Tatavvu, 27.
[3] Zâriyât, 51/56.
[4] Hucurât, 49/10.
[5] Buhârî, Rikâk, 38.
https://www.diyanethaber.com.tr/hutb...019-h3711.html
*****
Cumanız mübarek olsun :)
-
29-Muhammed Allah´ın elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükûya varırken, secde ederken görürsün. Allah´tan lütuf ve rıza isterler. Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir. Bu, onların Tevrat´taki vasıflarıdır. İncil´deki vasıfları da şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ekicilerin de hoşuna gider. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir. Allah onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükâfat vâdetmiştir.
FETİH SÜRESİ
-
Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.
İSRA SÜRESİ
*****
Hırs ve kibir alevin odunu yiyip bitirmesi gibi insanı yiyip bitirir.
Tevazu ve kanaatkarlık ise aklı selim bir kalbin en önemli emareleridir.
Otururken,kalkarken,yazarken tevazu üzere,hilm üzere aklı selim üzere bulunup,hamasetle dolu söylemlerden kaçınmak,kişinin nefsini terbiye yanında ruhunu ve diğer ruhlarıda teskin eder,ferahlatır.
İnsanlar böyle bir ortamda huzuru ve mutluluğu daha iyi koklar.
-
Şimdi böbürlenenler , kibirliler daha çok değer görüyor, mütavazi kanaatkar kısık sesle konuşanlara ezik ve değersiz daha aşağıda gözle bakıyorlar. Psikoloji bile önce ben diyeceksin diyor.
-
Dediğine bir söyleyeceğim yok.
Doğru söylüyorsun.
İnsanın günümüz itibarı ile pek bir değeri kalmadı.
Genelde samimiyete ya da içeriğe değil önce etikete ve dış görünüşe bakılıyor.
İmaj devrindeyiz.
Herkes kendi reklamını yapıp,yıldızını parlatma peşinde.
İnsan sayısının çoğalması ve makineleşme,bununla beraber artan maddi refah istekleri en büyük sebep.
Toplumumuzda ve genel olarak dünyada süregelen bir nevi sosyal darvinizm var ve insan sayısı artıp,iş gücü makinalara teslim edildikçe bu durum artacak gibi duruyor.
-
Kitap önerisi;
İskender Pala-İtiraf
Yeni bitirdim ve açıkçası çok beğendim.
-
14.İman edenlere söyle ki: Allah'ın ceza günlerinin gelip çatacağını beklemeyenlerin ezalarına aldırış etmesinler, kusurlarını bağışlasınlar. Çünkü nasılsa Allah, herkese yaptıklarının karşılığını verecektir (iman edenlere de sabır ve aflarının ödülünü verecektir.)
Müminler, kâfirlerin dilleriyle, kalemleriyle veya her hangi bir vasıta ile yaptıkları suçlamalara karşı, o ahlâksız ve düşüncesiz insanların seviyelerine inmek sûretiyle, kendi yüksek vasıflarına zarar vermesinler. Onların işlerini Allah'a havale etsinler.
15. Kim güzel ve makbul bir iş yaparsa, kendisi için yapar. Kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Sonunda Rabbinizin huzuruna götürüleceksiniz.
16. Gerçekten Biz İsrailoğullarına, kitap, hükümranlık, hikmet ve nübüvvet verdik. Onları helâl ve has nimetlerle rızıklandırdık ve onları insanlara üstün kıldık.
Âyette geçen "hükm" şu üç anlama gelebilir: 1. Kitaba dair bilgi, feraset. 2. Kitaba göre amel etme. 3. Muamelatta muhakeme yeteneği. Burası İsrailoğullarının daimî bir üstünlükleri mânasına gelmeyip, o dönemde Allah'ın dinine hizmet için seçildikleri ve hakkı tebliğ için kitabın taşıyıcıları kılındıklarını gösterir.
17. Onlara din işinde parlak deliller, mûcizeler verdik. Şimdi onların din konusunda ihtilaf etmeleri, sırf kendilerine gerçeğe dair ilim geldikten sonra haset ve ihtirastan dolayıdır. Senin Rabbin kıyamet günü, ayrılığa düştükleri hususlarda aralarında hükmünü verecektir.
18. Sonra din işinde, seni ayrı bir şeriat yoluna koyduk. Sen ona tâbi ol, gerçeği bilmeyenlerin keyiflerine uyma. [42,13-15]
İsrailoğulları bütün insanlara yönelik din hizmetini yürütemeyince Allah bu hizmeti Hz. Muhammed (a.s.)'ın ümmetine verdiğini bildirmektedir.
19. Çünkü Allah'tan gelecek herhangi bir cezayı önleme hususunda, onlar sana hiçbir fayda veremezler. Zalimler birbirinin dostudur. Allah ise müttakilerin dostudur.
20. Bu Kur'ân, delilleri ile, fikirleri ve kalpleri aydınlatan basiret nurlarıdır ve iman edecek kimseler için hidâyet rehberi ve rahmettir.
21. Yoksa o kötülükleri işleyip duranlar, iman edip güzel ve makbul işler gerçekleştirenlere yaptığımız muameleyi, kendilerine de göstereceğimizi, hayatlarında ve ölümlerinde onları bir tutacağımızı mı sanıyorlar? Ne kötü, ne yanlış bir muhakeme! [59,20]
Kâinatta atomlardan güneşlere kadar herşeyde hikmet, intizam, adalet ve ölçü ile hükmeden bir rubûbiyet vardır. Onun, yaratma gayesine uygun hareket ederek ömürlerini geçiren müminleri takdir, bunun aksine hayata tuzak kuran, nizamı bozan kâfir ve fâsıkları tekdir etmemesi, adalet ve hikmetinden vazgeçmesi mânasına gelir. Gerek müminler mükâfatlarını, gerek kâfirler cezalarını ekseriya bu dünyada almadıklarına göre, demek ki netice, büyük bir mahkemeye bırakılmaktadır.
22. Halbuki Allah gökleri ve yeri hak ve hikmetle, gerçek bir maksatla ve bir de herkesin ne kazanmışsa, kendilerine asla haksızlık edilmeksizin, ona göre karşılık görmesi için yaratmıştır.
23. Baksana kendi heva ve hevesini ilah edinen, ilmi olduğu halde Allah'ın kendisini şaşırtıp, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözlerine de perde çektiği kimsenin haline! Hakkı görmemekte ve azgınlıkta ısrar etmesi sebebiyle Allah'ın şaşırttığı bu kimseyi kim yola getirebilir? Düşünmüyor musunuz? [7,186]
Bu meal, "alâ ilmin" kısmının mef'ul zamirinden hal kabul edilmesi durumuna göre verilmiştir. İnsan, aklını ve ilmini, ilahî vahyin ışığı ile aydınlatmaz da, benlik iddiasına girerse, güneşin aydınlığından kendisini mahrum bırakıp, azıcık ışığına güvendiği için kendisini gecenin karanlığına mahkûm eden ateş böceği durumuna düşer. Çünkü heva ve şehvet, gözü kör, kulağı sağır, kalbi duygusuz eder. O kimse bilgin de olsa, ilmine rağmen hakkı duymaz olur. Nitekim filozofların ve dünya menfaatlarına düşkün din bilginlerinin birçoğu böyle olmuştur. Diğer muhtemel mâna ise, "alâ ilmin" kaydını: failden hal saymaktır. Buna göre "Allah'ın, durumunu bildiği için şaşırttığı, yahut Allah'ın bir bilgiye göre şaşırttığı" demek olur. Âhireti inkâr etmek insanın ahlâkını tamamen felç eder. Zira insanı insanlık dairesinde tutan şey, yaptıklarından âhirette hesap verme inancıdır. Bu inanç olmazsa insan vahşi hayvanlardan daha zalim olabilir.
24. Âhireti inkâr eden kâfirler bir de şöyle dediler: "Hayat, sadece bu dünyada yaşadığımız hayattan ibarettir: Ölürüz, yaşarız. Bizi yalnız zamanın akışı helâk eder." Aslında, buna dair hiçbir kesin bilgileri yoktur, onlar sadece zanlarıyla böyle söylüyorlar.
25. Kendilerine iman esaslarına ve bu arada âhirete dair âyetlerimiz açık açık okunduğunda, onların ileri sürdükleri tek iddia: "Eğer siz bu inancınızda tutarlı iseniz, gelip geçmiş atalarımızı diriltin de önümüze getirin!" demekten başka bir şey olmaz. [2,28; 30,27]
26. De ki: "Size hayatı veren Allah'tır. Sonra sizi yine O öldürür, sonra da hepinizi, hakkında hiç şüphe olmayan kıyamet günü bir araya toplar; ama insanların çoğu bu gerçeği bilmezler." [64,9; 77,12-13; 11,104; 70,6-7]
27. Göklerin ve yerin hakimiyeti Allah'ındır. Kıyamet saati gelip çattığı gün, işte o gün batıl dâva peşinde olanlar, en büyük kayba uğrayacaklardır.
28. O gün bütün ümmetleri, bir araya toplanmış ve diz çökmüş vaziyette görürsün. Her ümmet, hesap defterlerini okumaya çağırılır. Daha önce ne yaptıysanız bugün sadece onun karşılığını alırsınız. [17,14; 75,13-15; 18,49]
29. İşte karşınızda sadece gerçekleri dile getiren defterimiz. Biz sizin yaptığınız her işi bir yere kaydediyorduk. [17,14; 18,49]
Kaydetme şekillerinden biri de yazmaktır. Fakat dünyada insanlar bile kaydetmenin çeşitli şekillerini bulmuşlardır. Allah Teâla insanların davranışlarını, düşüncelerini kim bilir hangi tarzda kaydettirmek sûretiyle önlerine serecektir.
30. İman edip makbul ve güzel işler yapanların yüce Rab'leri, kendilerini rahmetine alır. İşte en kesin başarı, en büyük mutluluk budur.
31. Kâfirlere ise yüce Allah tarafından, şöyle denilir: "Âyetlerim size okunduğunda siz büyüklük taslamış ve hep suç işleyen kimseler olmuştunuz değil mi?"
32. Size: "Allah'ın vâdi gerçektir, kıyamet saati mutlaka gelecektir" denildiğinde siz: "Kıyamet neymiş bilmeyiz, biz olsa olsa bir zan ve tahminde bulunabiliriz, ama biz kesin bir tarzda ona inanmayız." demiştiniz.
33. Derken, yaptıkları ne kadar kötü, pis iş varsa karşılarına çıktı. Alay ettikleri cehennem azabı, kendilerini her taraftan sardı.
34-35. Ve kendilerine şöyle denildi: "Siz Bizi, daha önce nasıl unutup terk ettiyseniz, Biz de bugün sizi unutup kendi halinize bırakacağız! Kalacağınız yer ateştir. Hiçbir yardımcınız da yoktur. Bu böyle olacak, çünkü siz Allah'ın âyetlerini alay konusu yaptınız, dünya hayatı sizi aldattı." Bugün artık ne oradan çıkarılırlar, ne de özürleri kabul edilip dünyaya gönderilirler.
36. Demek ki bütün hamdler, övgüler göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.
37. Dolayısıyla göklerde ve yerde ululuk yalnız O'na aittir. Azîz ve hakîm O'dur (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir).
https://kuran-ikerim.org/meal/suat-y.../casiye-suresi
-
HAYATI YAŞANILIR KILMANIN YOLU:
DİN VE MANEVİYAT
Muhterem Müslümanlar!
İnsanoğlu, doğumundan ölümüne kadar sevgiye,
şefkate ve yarenliğe ihtiyaç duyar. Hayatı boyunca
manevi boşluklarına ve ruhsal sarsıntılarına merhem
olacak bir dost arar. İnsanı dünyada ve ahirette
huzura kavuşturacak olan yegâne destek Rabbimizin
merhametidir. Nitekim Allah Teâlâ, yarattığı insana
şah damarından daha yakındır. Dua ettiğinde ona
icabet edendir. Onu akıl, gönül, şuur ve vicdanla
donatan, meşakkatler içinde asla yalnız
bırakmayandır. Çaresiz kaldığını düşünen insana
Sevgili Peygamberimizin örnekliğinde çıkış kapıları
bahşedendir.
Kıymetli Müminler!
Hayatın her dönemi kendine has nimetleri ve
külfetleri ile beraber yaşanır. Çocukluk, gençlik,
yetişkinlik ve yaşlılık yılları kimi zaman güzel
hatıralarla, kimi zaman da sıkıntı ve üzüntüler
içerisinde geçer. Hayatta karşılaştığımız imtihanlara
göğüs germek ve çözüm bulmak öncelikle selim bir
kalbe sahip olmakla mümkündür. Kalb-i selim,
Allah’a teslim olmakla huzur bulan kalptir. Mümin,
kalbini imanla besler. Maneviyatını güçlü tutar.
Enerjisini ibadetten alır. Gönül doktoru olan Sevgili
Peygamberimiz (s.a.s), kalbte karar bulan
maneviyatın önemini şöyle anlatmıştır: “Dikkat
edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki, o iyi,
doğru ve düzgün olursa bütün vücut iyi, doğru ve
düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur.
Dikkat edin! O kalptir.”1
Değerli Müslümanlar!
Allah’ın eşsiz rahmeti ve koruması altında
olduğuna ve onun her an kendisini görüp duyduğuna
inanan insan yalnız ve kimsesiz kalma korkusu
yaşamaz. Hayatı yaşanılır kılmada, zorlukları
aşmada, iyilikleri çoğaltmada imandan ve
maneviyattan güç alır. Manevi dünyasını sağlıklı
yollarla besledikçe gerilim ve çatışmadan uzaklaşır.
Huzura kavuşur, ümidi artar. Zira yüce dinimizin bize
öğrettiğine göre, insanın maddi ihtiyaçları kadar
manevi ihtiyaçları da vardır. Maneviyat, hayatın
doğal bir parçasıdır. Umut, sabır ve hoşgörü
kaynağıdır.
Aziz Müslümanlar!
Günümüzde iletişim imkânları artsa da maalesef
insanoğlu yalnızlaşmıştır. Aile bağları zayıflamış,
akrabalık ilişkileri canlılığını yitirmiştir. İsraf ve
gösterişe dayalı tüketim kültürü, ruhen ve bedenen
insanlığı tükenmenin eşiğine getirmiştir. İşte böyle
bir zamanda her yaştan insan için manevi destek ve
rehberlik vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Manevi destek;
zor günlerden geçen, ayakta kalmak için yardıma
ihtiyacı olan kişilere azim aşılar. Şiddete ve zulme
dur diyerek merhameti yayar. Acı ve kederle başa
çıkmada, bağımlılıktan kurtulmada umut olur.
Muhterem Müminler!
Cenâb-ı Hak, bir âyet-i kerimede şöyle
buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Hayat verecek
şeylere sizi çağırdığında Allah ve Resûlü’nün
davetine gönülden uyun ve bilin ki, şüphesiz Allah
kişi ile kalbinin arasına girer. Yine bilin ki, O’nun
huzurunda toplanacaksınız.”2
Hayat veren İslam ile toplumu aydınlatma
vazifesini günümüzde hademe-i hayrat olan din
görevlilerimiz üstlenmiştir. Onlar, sahih dini bilgi ve
geleneğimizin köklü tecrübesi ile gece gündüz
topluma hizmet etmektedir. Camiler ve Kur’an
kursları başta olmak üzere hastaneler, ceza infaz
kurumları, huzurevleri, sağlık kurumları ve öğrenci
yurtları gibi hayatın her alanında milletimize manevi
danışmanlık ve rehberlik yapmaktadır.
Aziz Müminler!
İmtihan dünyasında bunalan insan için hayatı
anlamlı kılacak yegane kurtuluş, özüne dönmesi,
hakikati araması ve maneviyatını canlı tutmasıdır.
Unutmayalım ki yorulan gönüller, imanla ve
muhabbetle tazelenir. Aşınan değerler vicdanla
onarılır. Savrulan hayatlar, manevi destek ve
rehberlikle istikrara kavuşur.
Hutbemi Cenâb-ı Hakk’ın Sevgili
Peygamberimiz’e ve O’nun şahsında bütün insanlığa
iç huzuru olarak bahşettiği İnşirah Suresinin meâliyle
sonlandırıyorum: “Ey Muhammed! Senin göğsünü
açıp genişletmedik mi? Belini büken yükünü
üzerinden kaldırmadık mı? Senin şanını
yüceltmedik mi? Elbette zorluğun yanında nice
kolaylıklar vardır. Gerçekten, zorlukla beraber
nice kolaylıklar vardır. Öyleyse, bir işi bitirince
hemen diğerine koyul. Ve yalnız Rabbine yönel.”3
1 Buhârî, Îmân, 39.
2 Enfâl, 8/24.
*****
Bugün ki Cuma hutbesi...
Cumanız mübarek olsun. :)
-
Kalbiniz hilalse, onun dolunay olması,hakkı tam yansıtabilmesi için zaman lazımdır.
Soru odur ki kalbinize yön veren kutup yıldızınız kimdir?
İşte hayatınızın akışını değiştirecek anahtar soru budur.
Barış Manço'nun Anahtar diye bir şarkısı vardı;
İçinde şu sözler vardı;
Düşün,taşın bütün gece,
Benim kalbim bir bilmece,
Kalbimin bir kilidi var,
İşte sana anahtar.
*****
Eskiler gökte Ay-Yıldızın çok özel zamanlarda ortaya çıktığına inanırlarmış.
Bu remz atılan okun,yapılan işin,gök alemince muhabbetle karşılandığını ve hedefin 12'den,tam kalbinden vurulduğunu gösterirmiş.
-
Güvercin ve zeytindalı ise barış remzleridir.
Bugün bir afişte güvercinle Ay-yıldızı yanyana görünce aklıma bunları yazmak geldi.
-
6. Hiç üzerlerindeki göğe bakmazlar mı? Bakıp da Bizim onu nasıl sağlamca bina ettiğimizi, onda en ufak bir çatlaklık, dengesizlik olmadığını düşünmezler mi? [67,3-4]
Gökyüzü âlemi akıllara durgunluk verecek derecede geniş ve muazzamdır. Dünyamızdan yüzbinlerce defa daha büyük gezegenler uzayda top gibi, saniyede birkaç kilometre hızla yüzerler. Güneş sistemi samanyolu galaksisinin bir köşesine sıkışmış küçük bir yer işgal eder. Oysa daha başka bir milyon kadar galaksi mevcuttur. Bunları yaratıp varlıkta tutan muazzam kudretin ilkin yoktan yarattığı hayatı, ölüm uykusundan sonra diriltmeye gücü yetmez olur mu?
7. Yeri de döşedik, oraya dengeyi sağlayacak sağlam ulu dağlar yerleştirdik. Orada, gönüller, gözler açan her çeşit bitkiden çiftler bitirdik. [51,49; 36,36]
8. Bütün bunları, Allah'a yönelecek her kula Yaradan'ın kudretini hatırlatması, dersler veren birer basiret nişanesi ve ibret numunesi olması için yaptık.
9-10. Gökten bereketli bir su indirdik. Onunla bahçeler ve biçilen ekinler, salkım salkım meyveleriyle ulu hurma ağaçları yetiştirdik.
11. Bütün bunlar kullarımıza rızık vermek içindir. Hem o su ile ölü toprağa hayat verdik. İşte ölmüş insanların mezarlarından çıkışı da böyle olacaktır. [40,57; 46,33; 41,39]
12-14. Onlardan önce Nûh halkı, Ashab-ı Ress, Semûd, Âd, Firavun halkları. Lût'un hemşehrileri, Ashab-ı Eyke ve Tübba' halkı da hakkı yalanladılar. Evet onların hepsi peygamberleri yalancı saydılar da tehdidime müstehak oldular, azaba çarptırıldılar.
Arap kaynaklarında Ress adında iki yer bilinmektedir. Biri Necid, diğeri Hicaz'ın kuzeyinde olup birincisi daha meşhurdur.
15. Biz ilkin yoktan yaratmadan bir âcizlik, becerisizlik mi gösterdik ki bu tekrar yaratmada acze düşelim? Hayır! Öyle değil, onlar da böyle olmadığını bilirler. Ama yine de onlar bu yeniden yaratılıştan (dirilmeden) şüphe içindedirler. [30,27]
16. İnsanı Biz yarattık. Onun için, nefsinin kendisine neler fısıldadığını, neler telkin ettiğini de Biz pek iyi biliriz. Çünkü Biz ona şahdamarından daha yakınız.
17-18. Zaten onun sağında ve solunda yerleşmiş iki kayıtçı vardır. Ağzından çıkan bir tek söz olmaz ki yanında, bu iş için hazırlanmış gözcü olmasın, onun söylediğini ve yaptığını kaydetmiş olmasın. [82,10-12]
İnsanlar yirminci asırda sesleri ve görüntüleri kaydeden nice aletler geliştirdiler. Bu aletler Allah'ın kâinatta zerrelere yaptırdığı kayıt işlemini tesbit etmeye çalışmaktadırlar. Allah'ın melekleri bu aletlere muhtaç değildirler. İnsanın kendi vücudu ve çevresindeki şeyler, onun bütün yaptıklarını ve konuştuklarını en ince ayrıntıları ile kaydeden bir kamera veya teyp gibidir. Kıyamet günü, kendi kulağı ile dünyada söylediklerini işitecek ve yaptıklarını gözleriyle görecektir. Demek Allah kullarına sırf kendi ilmine göre muamele etmeyecek, bilakis adâletin; iddia, delil, inkâr, şahit, savunma gibi bütün şartlarını yerine getirecektir.
19. Vakti geldiğinde ölüm sekeratı başlayınca, can çekiştiği sırada insana "İşte" denir, "senin en çok nefret edip kaçtığın şey!"
20. Sûra üfürülür kalk borusu çalar. İşte bu da tehdit edilen azabın günüdür.
21. O gün herkes beraberinde bir muhafız, bir de şahit olarak Yüce Divana gelir.
22. Allah ona buyurur: "Sen bundan gaflet içindeydin. İşte gözünün önünden perdeyi kaldırdık, şimdi artık gözün pek keskindir!" [19,38; 32,12]
23. Yanındaki arkadaşı "İşte!" der, "onun defteri! Her ne yapmışsa, burada yazılı!"
Yanındaki arkadaşı, bazı müfessirlere göre şahit melektir.
24-26. Allah muhafızla şahide veya cehennem görevlisi iki meleğe: "Atın!" buyuracak, "atın cehenneme, her nankör, inatçı kâfiri: Hayra mani olan, haddi aşıp azan, şüpheye dalanı! Allah'ın yanısıra başka bir tanrı benimseyeni! Atın onu o çetin azaba!"
Hayır; bazan mal, bazan iyilik mânasına kullanılır. Burada her ikisi de mümkündür. O şahsın, malından Allah'ın ve kullarının haklarını vermediğini ifade eder. Yahut hayır ve iyilikten, hem kendisini hem de başkalarını engellediği mânasına gelir.
27. Yanındaki arkadaş: "Ya Rabbî," der, "onu ben saptırmadım, kendisi zaten haktan iyice uzak bir sapıklık içinde idi." [14,22]
Yanındaki arkadaşı, şeytan onun cehenneme atılacağını anlayınca böyle diyecektir. Burada siyaktan, Allah'ın mahkemesinde bu iki yoldaşın birbirini suçladıkları anlaşılmaktadır. Anlaşılan kâfir insan, şeytan arkadaşının kendisini saptırdığını ileri sürünce o, bu cevabı vermektedir.
28-29. "Çekişmeyin huzurumda!" buyurur Allah, "Çünkü Ben daha önce gelecek tehlikeyi size bildirmiştim. Benim verdiğim kararlar değiştirilmez. Ben, kullarıma asla zulmetmem!"
https://kuran-ikerim.org/meal/suat-yildirim/kaf-suresi
-
6. Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa, gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz.
Peygamberimiz Velid İbn Ukbe adlı sahabîyi Beni Mustalık kabilesine zekât toplamak için gönderdi. Velid ile onlar arasında daha önce bir kin vardı. Kabîleye yaklaştığı zaman karşısına gelen atlıların kendi aleyhinde oldukları intibaına kapılıp korkarak geri döndü ve zekât vermediklerini söyledi. Hz. Peygamber ordu toplayıp üzerlerine hücum edeceği sırada tesbitin asılsız olduğu kendisine bildirildi. Hâlid bin Velîd'i durumu tahkik etmekle görevlendirdi. Geceleyin onlara çaktırmadan gelen Halid, onların ezan okuyup cemaatla namaz kıldıklarını, hatta gece namazı bile kıldıklarını tesbit etti ve zekâtlarını alarak döndü. Bu âyet bunun üzerine nazil oldu. Bu âyete dayanarak hadis ravileri cerh ve ta'dile tâbi tutulmuşlardır. Fakihler her haberin değil, ama nebe' tarzında önemli haberlerin tahkik edilmesini şart görürler. Fâsık kelimesi burada, "çizgi dışına çıkmış, itaatsiz, emirleri yerine getirmeyen" anlamındadır.
7-8. İyi düşünün ki Allah'ın resulü sizin aranızda bulunmaktadır. Şayet o birçok işte size uysaydı, haliniz yaman olurdu. Ama Allah size imanı sevdirdi ve onu kalplerinizde güzelleştirdi; inkârdan, fâsıklıktan ve isyandan ise sizi iğrendirdi. İşte Allah'tan bir lütuf ve nimet olarak doğru yolda yürüyenler onlardır. Allah her şeyi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.
Bu ifadeden anlaşıldığına göre müminlerin tümü bu hataya düşmemiş, sadece azınlıkta olan bazı kimseler bunu ileri sürmüşlerdir. "Şayet o size uysaydı (..)" hitabı, bütün sahâbeye değil, Beni Mustalık üzerine asker göndermeyi öneren sahabîleredir. "Ama Allah size imanı sevdirdi" hitabı geneldir. Bu âyet, görüşlerinde ısrar eden sahabîlerin imandan çıktıklarını değil, hata yaptıklarını gösterir. Allah Teâla hata yapanları şöyle uyarmaktadır: "İmanın gereği, diğer sahâbe gibi Peygambere güvenip onun görüşüne tâbi olmaktır."
9. Eğer müminlerden iki topluluk birbirleriyle vuruşursa, onların aralarını bulun. Buna rağmen biri öbürüne saldırırsa, bu saldıran tarafla, Allah'ın emrine dönünceye kadar siz de vuruşun. Döndüğü takdirde aralarını hakkaniyetle düzeltin ve hep âdil olun, çünkü Allah âdil davrananları sever.
10. Müminler sadece kardeştirler. O halde ihtilaf eden kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah'a karşı gelmekten sakının ki O'nun merhametine nail olasınız.
Bu âyet, dünyanın neresinde olursa olsun müminleri kardeş olarak ilan etmektedir. Ashabdan Cerir b. Abdullah, Hz. Peygamberin, kendisinden şu üç şeyi yapmak üzere biat istediğini bildirir: "Namaz, zekât ve bütün müslümanların hayrını isteme (nasihat)." "Müslümana kötü söz söylemek fâsıklık, onunla savaşmak küfürdür" (hadis-i şerif). "Müslüman müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, onu desteğinden mahrum bırakmaz. Bir kimse için müslüman kardeşini hakir görmek kadar büyük bir kötülük yoktur." (hadis-i şerif)
11. Ey iman edenler! Sizden hiçbir topluluk bir başka toplulukla alay etmesin. Ne mâlum? Belki alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler. Belki de alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır. Birbirinizi, (daha doğrusu kendilerinizi) karalamayın. Birbirinize kötü lakaplar takmayın. İman ettikten sonra insanın adının kötüye çıkması, fâsık damgası yemesi ne fena bir şeydir! Kim tövbe etmezse işte onlar tam zalim kimselerdir. [104,1; 68,11; 4,29]
12. Ey iman edenler! zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi gıybet etmesin. Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı? İşte bundan hemen tiksindiniz! Öyleyse Allah'ın azabından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun. Allah tevvabdır, rahîmdir (tövbeleri kabul eder, merhamet ve ihsanı boldur).
Zannın çeşitleri vardır. Hüsnüzan kısmı makbul olup müminin Allah, Resulü, müminler ve aksine sebep olmadıkça bütün insanlar hakkında bu zannı beslemesi gerekir. Bazan başka çare kalmayınca zanna dayanarak hüküm verme ihtiyacı olur. Günah olan kısım ise, insanlar hakkında haksız yere suizan besleyip onlar hakkında iyi tarafa değil de kötü tarafa yorumlar yapmaktır. Tecessüs, insanların gizli hallerini araştırmak, keza onların gıybetini yapmak da bu âyetle şiddetle yasaklanmıştır. Gizli halleri araştırmak fertlere olduğu gibi devlet yetkililerine de haramdır. "İdareci, halkın mahrem ve gizli hallerini araştırırsa onların ahlâkını ve düzenlerini bozar." (hadis-i şerif).
13. Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp sahip çıkmanız için milletlere, sülâlelere ayırdık. Şunu unutmayın ki Allah'ın nazarında en değerli, en üstün olanınız, takvâda (Allah'ı sayıp haramlardan sakınmada) en ileri olandır. Muhakkak ki Allah herşeyi mükemmelen bilir, her şeyden hakkıyla haberdardır.
https://kuran-ikerim.org/meal/suat-y...hucurat-suresi
-
YAŞLILARA HÜRMET, ÖMRÜMÜZE BEREKET
Muhterem Müslümanlar!
Mekke’nin fethedildiği gündü. Hasret bitmiş, Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) ve güzide ashabı yıllar önce zorla çıkarıldıkları yurtlarına dönmüşlerdi. Müminler sevinçle birbirine sarılıyor, böyle bir günü lütfettiği için Allah’a şükrediyorlardı. Resûl-i Ekrem’in hicret arkadaşı, sâdık dostu Hz. Ebûbekir ise şehre girer girmez doğruca babasının yanına gitmişti. İslam’ı kabul etmesini çok arzu ettiği babasını alıp Resûlüllah’ın huzuruna getirdi. Allah Resûlü, yaşlılıktan saçı sakalı ağarmış, gözleri görmeyen Ebû Kuhâfe’yi karşısında görünce her zamanki mütevazı, zarif ve hürmetkâr hali ile şöyle buyurdu:*“Bu ihtiyarı evinde bıraksaydın da biz ona gitseydik olmaz mıydı?”1
Aziz Müminler!
Hayat, mevsimler gibidir. Baharı, yazı, sonbaharı, kışı vardır. Hayatın her dönemi, ayrı özelliklere ve güzelliklere sahiptir. Kul olarak iyi işler yapmak, ibadet ve taat ile hayata anlam katmak için bu dönemlerin her biri birer fırsattır. İnsanı kemâle ulaştıran, olgun bir mümin olmanın huzurunu yaşatan en kıymetli dönem ise yaşlılıktır. Yaşlılık, bedenin yorulduğu ancak ruhun tecrübeyle yoğrulduğu bir bilgelik dönemidir.
Kıymetli Müslümanlar!
Yaşlılar, Allah’ın dualarına icabet ettiği, ihsan ve ikramına mazhar kıldığı kimselerdir. Milli ve manevi değerlerimizi, kültürümüzü yarınlara taşıyan, geçmişimizle geleceğimizi birbirine bağlayan en değerli köprülerimizdir. Onlar, yuvalarımızın dayanağı, bereket kaynağıdır. Ağarmış saçları, bükülmüş belleri toplumumuz için birer rahmet ve mağfiret vesilesidir. Sağlığının ve geçen yıllarının kıymetini bilen bir yaşlı, güzel bir insandır. Çünkü Sevgili Peygamberimiz,*“İnsanların en hayırlısı kimdir?” sorusuna cevaben “Ömrü uzun, ameli güzel olandır”*2 buyurmuştur.
Değerli Müminler!
İnsanoğlu, ailesi ve çevresiyle sürekli irtibat hâlinde olmak, beşerî ilişkilerini sürdürmek ister. Yaşlılık döneminde bu ihtiyaç ve bağlılık daha da artar. Yaşlıları hayatın coşkusundan uzaklaştırmak, toplumdan dışlamak onları mutsuzluğa ve yalnızlığa sürükler. Halbuki saygı gören, hali hatırı sorulan, fikrine danışılan bir yaşlı, kendisini huzurlu ve güvende hisseder. Yalnızlığın ve terk edilmişliğin sebep olacağı sıkıntı ve bunalımlardan kurtulur.
Kıymetli Müminler!
Hayatta ilgi, sevgi ve desteğimizi en çok hak edenlerin başında anne babamız gelir. Resûlüllah (s.a.s),*“Rabbin rızası, anne babanın rızasına, öfkesi de anne babanın öfkesine bağlıdır”3buyurmuştur. Anne babamıza göstereceğimiz şefkat ve merhamet, onların huzurlu bir yuvaya en çok ihtiyaç duyduğu ihtiyarlık çağında ayrı bir önem taşır. Ömürlerinin bu en hassas döneminde onların yanı başında olmak, ihtiyaçlarını karşılamak, hayır dualarını almak bize Allah’ın rızasını kazandıracak en önemli vesilelerdendir.
Bir evladın, yaşlı anne babasını kimsesiz ve sahipsiz bırakması ise büyük bir vefasızlıktır. Nitekim Allah Resûlü (s.a.s), yanında annesi ile babasından biri yahut her ikisi ihtiyarlayıp da onların hoşnutluğunu kazanamadığı için cennete giremeyen kişi hakkında“Burnu yerde sürtünsün”*buyurarak böyle bir kimsenin nasipsizliğine işaret etmiştir.4
Muhterem Müslümanlar!
Her yaşlıda kendi hayat serüvenimizi görmek, akıl sahibi olmanın bir gereğidir. Bugünün ihtiyarları dünün gençleri olduğu gibi, bugünün gençleri de yarının ihtiyarları olacaktır. Rabbimiz bu gerçeği Kur’ân-ı Kerim’de şöyle dile getirmektedir:*“Allah, sizi güçsüz olarak yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından bir güç veren, sonra gücün ardından bir güçsüzlük ve yaşlılık verendir. O dilediğini yaratır. O hakkıyla bilendir, kudret sahibi olandır.”5*O halde, küçükken bizi hayata hazırlayan yaşlılarımıza biz de bugün ihtimam gösterelim. Hayatlarını kolaylaştırmak ve tecrübelerinden faydalanmak için üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirelim. Unutmayalım ki, yaşlılarımıza hürmet, ömrümüze bereket katacaktır. Hutbemi Peygamberimiz (s.a.s)’in şu hadis-i şerifiyle bitiriyorum:*“Bir genç, ihtiyar bir kimseye yaşından dolayı hürmet ederse, Allah da ona yaşlılığında kendisine hürmet edecek birisini hazırlar.”6
1 İbn Hanbel, VI, 350.
2 Tirmizî, Zühd, 21.
3 Tirmizî, Birr, 3.
4 Müslim, Birr, 10.
5 Rûm, 30/54. 6 Tirmizî, Birr, 75.
*****
Bugünkü Cuma hutbesi...
Cumanız mübarek olsun :) .
-
7. Ey iman edenler! Eğer siz Allah'ın dinine destek olursanız, O da size yardım eder ve savaşta ayaklarınızı kaydırmaz.
8. O inkârcılara gelince, onların hakkı yıkımdır. Allah onların yaptıklarını boşa çıkarır.
9. Bu böyledir, zira onlar Allah'ın indirdiği buyruklarını beğenmediler. Allah da onların bütün iyi ve güzel işlerini boşa çıkardı.
10. Peki onlar dünyada hiç dolaşmadılar mı ki, daha önce yaşamış nesillerin âkıbetlerinin nasıl olduğuna baksınlar: Allah onları yerle bir etti. Benzeri iş yapan kâfirleri de, benzeri âkıbetler beklemektedir.
11. Bu böyledir, çünkü iman edenlerin yardımcısı Allah'tır, kâfirlerin ise mevlâları, dostları yoktur.
12. Muhakkak ki Allah iman edip, makbul ve güzel işler yapanları, içinden ırmaklar akan cennetlere yerleştirecektir. Kâfirler ise dünyada zevklerini yaşamak ister, davarlar gibi yerler. İşte onların barınağı ateştir.
Hayvanlar rızkın kim tarafından yaratıldığını, bu nimetler karşılığında kendisinden ne beklendiğini düşünmezler. Çünkü bunlar yükümlü değildirler.
13. Nice şehirler vardı ki, halkı, seni süren Mekke şehri'nin halkından daha kuvvetli idiler. İşte Biz, onları imha ettik ve kendilerine yardım edecek kimse çıkmadı.
Müşrikler, Hz. Peygamberi hicrete mecbur etmekle rahata kavuştuklarını sanmışlardı. Oysa bu hareketleri ile kendilerinin felâketlerini hazırlamışlardı.
14. Rabbi tarafından apaçık bir delile tâbi olan kimse hiç, yaptığı işler kendisine süslenen ve hevâ ve heveslerinin peşinden giden kimse gibi olur mu? [13,19; 59,20]
15. Allah'a karşı gelmekten sakınanlara vâd edilen cennetin durumu ise şudur: Orada bozulmayan su ırmakları, tadı değişmeyen süt ırmakları, içerken lezzet veren şarap ırmakları ve süzme bal ırmakları vardır. Onlara orada her türlü meyve ile bir de Rab'leri tarafından bir mağfiret vardır. Bu nimetlere erişenler hiç, ateşte devamlı kalıp, kaynar sulardan içirilip bununla bağırsakları lime lime olan kimseler gibi olur mu? [55,52; 2,25; 56,20]
16. Onlardan seni dinlemeye gelen de vardır. Ama ne zaman ki senin yanından çıkarlar, o vakit sana kulak verip meseleleri öğrenenlere: "Sahi, az önce o, neler söylüyordu?" diye sorarlar.
Bir kısım münafıklar, müminler arasında bulunduklarından Hz. Peygamber'e muhatap olup, onlarla beraber onun sözlerini dinliyorlardı. Fakat kalpleri onun mübarek dilinde ifadesini bulan gerçeklerden uzak olduğundan cankulağıyla dinlemiyorlar, dışarı çıkınca "Sahi! Demin ne demişti?" diye sorma ihtiyacını duyuyorlardı. Onların hâlet-i rûhiyelerini açığa çıkaran ne mükemmel bir ifade! İşte Allah onların kalplerini mühürlemiş ve onlar da hevalarına uymuşlardır.
17. Hidâyeti kabul edenlerin ise Allah hidâyette yakînlerini artırır ve kendilerine haramlardan ve cehennemden korunmayı nasib eder.
18. Yoksa onlar, kıyametin kendilerine ansızın gelmesini mi gözlüyorlar? Zaten alâmetleri geldi bile! Ama kıyamet gelip çattıktan sonra, ibret almaları neye yarar ki! [53,56-57; 54,1; 16,1; 21,1; 89,23; 34,52]
Kur'ân'ın mûcizeli beyanı, Hz. Peygamberin tertemiz hayatı ve eğittiği ashabı ile sürdürdükleri yaşama tarzı ortada iken, hâla iman etmeyen kimsenin beklediği tek şey kıyamettir. Kıyametin başlıca alâmeti, âhir zaman Peygamberinin gelmesidir. Nitekim o, şehadet ve orta parmağını göstererek: "Benimle kıyametin durumu, bunların yakınlığı gibidir" buyurmuştur. Maksat, kendisinden sonra kıyamete kadar başka bir peygamber gelmeyeceğini bildirmektir.
19. O halde şu gerçeği hiç unutma ki: Allah'tan başka ilah yoktur. Sen hem kendi günahından, hem mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahlarından ötürü Allah'tan af dile. Allah, (dünyada) dönüp dolaştığınız yeri de, (âhirette) varıp duracağınız yeri de pek iyi bilir. [6,59-60; 11,6]
İslâm'ın insana kazandırdığı ahlâkî faziletlerden biri de şudur: Mümin, ibadet ve cihad görevini yerine getirecek, hizmete devam edecek, fakat asla yaptıklarını gözünde büyütmeyecek, "üzerime düşeni yaptım" diye durumunu yeterli görmeyecektir. Aksine: "Rabbimin benden istediklerini hakkıyla yerine getiremedim. Bilerek veya bilmeyerek hangi ihmallerim oldu?" diye bir şuur kontrolü, bir tevazu ve istiğfar halet-i ruhiyesi taşıyacaktır. Âyet Hz. Peygamber (a.s.)'a bile böyle buyurarak, aslında müminlere ders vermektedir. Bundan ötürüdür ki Hz. Peygamber: "Ben her gün Allah'tan yüz kere mağfiret dilerim" buyurmuştur.
20. İman edenler: "Keşke savaş hakkında bir sûre indirilseydi?" diyorlar. Fakat net ve kesin bir sûre indirilip de içinde savaşma emri zikredilince, kalplerinde hastalık bulunanların, ölüm sekeratına giren kimsenin bakışı gibi boş gözlerle sana baktıklarını görürsün. Korktukları başlarına gelsin! [4,77]
21. Onlara düşen: İtaat etmek ve tatlı söz söylemektir. İş ciddiye bindiğinde, Allah'a verdikleri sözde dursalardı, kendileri için elbette daha hayırlı olurdu.
22. Demek ki ey münafıklar! Siz işbaşına geçecek olursanız, ülkede fesat çıkaracak, nizamı bozacak, akrabalık bağlarını parçalayacaksınız! (Allah'a verdiği söze bile sadık kalmayan kimsenin, böylesi hakları gözetmesi de beklenemez).
23. İşte bunlar, Allah'ın lânet edip kulaklarını sağırlaştırdığı, gözlerini kör ettiği kimselerdir.
24. Öyle olmasaydı, Kur'ân'ı düşünmeleri gerekmez miydi? Yoksa kalplerinin üzerinde üst üste kilitler mi var?
25. Kendilerine doğru yol iyice belli olduktan sonra, gerisin geri dinden çıkanlara muhakkak ki şeytan önce fit vermiş; onları uzun emellere, umutlara düşürmüştür.
26. Bu böyledir; Çünkü onlar Allah'ın indirdiğinden hoşlanmayanlara: "Biz, bazı hususlarda size itaat edeceğiz" demişlerdi. Halbuki Allah onların gizledikleri şeyleri hep bilmektedir.
https://kuran-ikerim.org/meal/suat-y...uhammed-suresi
-
....Akrep, nokta nokta rûhumu sokmuş,
Mevsimden mevsime girdim böylece.
Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
Fikir çilesinden büyük işkence. . . . .
Evet, her şey bende bir gizli düğüm;
Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
Yetişir çektiğim mesâfelerden!
Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;
Yollar bir yumaktır, uzun, dolaşık.
Her gece rûyâmı yazan sihirbaz,
Tutuyor önümde bir mavi ışık.
Büyücü, büyücü, ne bana hıncın?
Bu kükürtlü duman, nedir inimde?
Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,
Bir zehirli kıymık gibi, beynimde.
Lûgat, bir isim ver bana halimden;
Herkesin bildiği dilden bir isim!
Eski esvablarım, tutun elimden;
Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?
Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,
Arzı boynuzunda taşıyan öküz?
Belâ mîmârının seçtiği arsa;
Hayattan muhâcir; eşyâdan öksüz?
Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim,
Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
Bir zerreciğim ki, Arş'a gebeyim,
Dev sancılarımın budur kaynağı!
Ne yalanlarda var, ne hakîkatta,
Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
Boşuna gezmişim, yok tabîatta,
İçimdeki kadar iniş ve çıkış. . . . .
Gece bir hendeğe düşercesine,
Birden kucağına düştüm gerçeğin.
Sanki erdim çetin bilmecesine,
Hem geçmiş zamânın, hem geleceğin.
Açıl susam, açıl! Açıldı kapı;
Atlas sedirinde Mâverâ Dede.
Yandı sırça saray, İlâhî Yapı,
Binbir âvizeyle uçsuz maddede.
Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
Ve çevre çevre nûr, çevre çevre nûr.
İçiçe mîmârî, içiçe benlik;
Bildim seni ey Râb, bilinmez meşhûr!
Nizâm köpürüyor, med vakti deniz;
Nizâm köpürüyor, tâ çenemde su.
Suda bir gizli yol, pırıltılı iz;
Suda ezel fikri, ebed duygusu.
Kaçır beni âheng, al beni birlik!
Artık barınamam gölge varlıkta.
Ver cüceye, onun olsun şâirlik,
Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta!
Öteler, öteler, gayemin malı;
Mesâfe ekinim, zaman mâdenim.
Gökte saman-yolu benim olmalı!
Dipsizlik gölünde, inciler benim.
Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök;
Biricik meselem, Sonsuz'a varmak...
Necip Fazıl KISAKÜREK
-
GÜZEL SÖZ VE BAĞIŞLAMA
SADAKADIR*
“Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, her bakımdan sınırsız zengindir, halîmdir (hemen
cezalandırmaz, mühlet verir).” (Bakara, 2/263)
Bizi gerçek manada insan yapan, bizleri güzelleştirip değerli kılan ve öteki canlılardan ayıran özelliklerin başında söz söyleme yeteneğimiz gelir.
İnsan olarak çoğu zaman öneminin farkında bile olmadığımız bu nimetle ilgili olarak, yüce Rabbimiz;
güzel söz ve insanları bağışlama, peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlı olduğunu (Bakara, 2/263) ifade etmektedir.
Dil, nice dostlukları bitiren, yeri geldiğinde de gönülleri fethedip nice düşmanları barıştıran ve gücünü gönülden alan bir emanettir.
“Yumuşak sözler taş kalplere bile tesir eder” deyişi bu gerçeğe işaret eder.
Allah, bir insana her şeyin tatlısını, yalnız dilin acısını verdi mi insan ne yapsa fayda etmez.
Gönül alan hoş bir söz söylemek, tatlı dille reddetmek (geri çevirmek),ayıp örtmek,saygısızlığakarşıbağışlama ile davranmak arkasından eziyet gelen veya gönül bulantısı ile birlikte olan bir sadakadan daha hayırlıdır.
Güzel bir söz, kalplerin yaralarını sarar, onları hoşnutluk ve güler yüzlülük duygularıyla doldurur.
Bağışlama, ruhların kinlerini temizler,
yerine kardeşlik ve doğruluğu yerleştirir.
Bu durumda güzel bir söz ve bağışlama,
sadakanın birinci görevi olan ruhların arındırılması ve kalplerin yakınlaştırılması işlevini yerine getirir.
Rabbimiz sadakanın, verenin alana karşı bir üstünlük aracı olmadığını, yalnızca Allah’a verilen bir borç olduğunu belirtir.
Onun eziyet veren sadakaya ihtiyacı yoktur.
Eğer kendisine sadaka verilecek kişiye karşı takınılacak tavır bir şekilde onu incitecekse bunu vermek yerine uygun sözler söylemek ve ihtiyacını arz eden kişiyi hoş görmek, durumunu başkalarına duyurmamak manevî sonuç, ecir ve ahlakî davranış
olarak tercih edilir.
Allah kimseye muhtaç olmadığı için hiç kimsenin harcamasına da (infak) ihtiyaç duymaz.
O, cömert ve geniş yürekli insanları sever, cimri insanları sevmez.
Çünkü O cömert’tir, bağışlayandır ve eli açık olandır.
Allah, hayat için gerekli olan şeyleri insanlara sınır tanımadan veren ve onları hatalarına rağmen tekrar tekrar bağışlayandır.
Rabbimiz yaptıkları bağışı sürekli hatırlatarak karşılarındaki insanın gururunu inciten ve sadece küçük bir şey vermiş olsa bile bunu başa kakıcı ifadeler kullanan kimseleri sevmez.
İnsan diliyle hem kendini hem de başkalarını yüceltir.
Dilden kalbe yol vardır.
İnsan, bin bir güçlükle ve zaman harcayarak, emek verip ter akıtarak çıktığı mevkilerden birkaç sözle düşebilir.
Bu nedenle nerede, nasıl konuşacağını düşünüp tasarlayarak konuşmak bizi güç durumlara düşmekten korur.
Güzel konuşan insanlar için “ağzından bal akıyor” denilir.
Güler bir yüz, tatlı bir dille tamamlandığı zaman, insana bütün kapılar açılır.
Büyüklerimiz “Gönüllerin anahtarı yumuşak huy ve yumuşak kelimelerdir” demişlerdir.
Gönüller güzel ve hoş sözlerle kazanılır.
İslam adabının, gereği olarak tatlı konuşmak ve güler yüzlü olmak durumundayız.
Peygamber Efendimiz (s.a.s) de, “Güzel söz sadakadır” (Buharî, “Edeb”, 34) buyurmuştur.
Güzel söz, sahibini Allah’ın rızasına kavuşturan, nimet içinde bırakan, fazilet ve iyiliklerdendir.
“Güzel sözler ancak ona yükselir, Salih ameli de güzel
sözler yükseltir” (Fatır, 35/10).
Kur’an emri gereği güzel sözler Rabbimizin katına yükselecek ve zamanı gelince bize ödül olarak geri dönecektir.
İnsan konuştuğunda hayrı konuşarak, dilini güzelliğe alıştırmalıdır.
Güzel konuşma Allah’ın tüm semavî dinlerde talep ettiği yüce bir meziyettir.
Güzel bir ahlaka sahip olan kimse, herkesle güzel görüşür, onların sevgisini kazanır.
Böyleleriyle birlikte olmaktan ve hoş sohbetler yapmaktan memnun kalırız.
Güler yüzlü, tatlı dilli insanlar arasına girdiklerinde güneş gibi yüzlerinden ışıltı eksik olmaz.
Girdikleri yeri aydınlatırlar.
“Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” derler.
Tatlı dil ve güler yüzle gönüller fethedilir.
Önemli olan da gönülleri fethetmektir.
Yüce Rabbimiz Kur’an’da; “Firavun’a
gidin, çünkü o, azdı. Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür veya içi
titrer-korkar.” (Tâ Ha, 20/43-44) buyurmuştur.
Buna göre müminlerin birbirlerine daha
yumuşak söz söylemeleri gerekir.
Allah’a gönülden iman eden müminler olarak sözlerimizi güzelleştirmeliyiz.
İnsanlara karşı bağışlayıcı olmalıyız.
Yüreği kırgın olanları, yaralı gönülleri güzel sözlerle ve bağışlamak suretiyle kazanmaya çalışmalıyız.
http://imanilmihali.com/kurandan-altin-ogutler-pd