-
- SADAKA VE ZEKAT-
*“Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların
maişetlerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için, (çeşitli
... alanlarda) kimini kimine, derece derece üstün kıldık…''
Zuhruf Suresi, 43/32
* * *
*“Allah rızık konusunda kiminizi kiminizden üstün kıldı. Üstün kılınanlar
rızıklarını ellerinin altındakilere vermezler ki rızıkta hep eşit olsunlar. Şimdi
Allah’ın nimetini mi inkar ediyorlar?”
Nahl Suresi 16/71
* * *
“Mallarını gece gündüz; gizli ve açık Allah yolunda harcayanlar var ya, onların
Rableri katında mükafatları vardır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da
olacak değillerdir.”
Bakara Suresi, 2/274
* * *
“Şüphesiz sadaka veren erkek ve kadınlara ve Allah’a güzel ödünç verenlere,
verdikleri kat kat artırılır; bir de onlara pek hoş bir mükafat vardır!”
Hadid Suresi, 57/18
* * *
“Ey iman edenler, sadakalarınızı, başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa
çıkarmayın. Tıpkı malını insanlara gösteriş için dağıtan; Allah’a ve ahiret
gününe inanmayan herif gibi. Artık onun durumu, üstünde biraz toprak
bulunan ve üzerine bir sağnağın inip kendisini bütün yalçınlığı ile ortada
bıraktığı bir kaya gibidir. Böyle kimseler, yaptıklarının hiçbir yararını
görmezler. Allah, inkârcılar topluluğunu doğru yola çıkarmaz.”
Bakara Suresi 2/264
* * *
“Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil ve iki dudak? Ona iki yolu gösterdik.
Fakat o, o sarp yokuşa göğüs veremedi. Bildin mi sen, o sarp yokuş nedir?
Köle azat etmek, Veya salgın bir kıtlık gününde yemek yedirmektir, Yakınlığı
olan bir yetime. Veya hiçbir şeyi olmayan yoksula. Sonra da iman edip de
sabrı tavsiye eden ve merhamet tavsiye edenlerden olmaktır. İşte bunlar,
amel defterleri sağlarından verilenlerdir.”
Beled Suresi 90/8-18
* * *
“Altını, gümüşü hazineye tıkıp da onu Allah yolunda sarfetmeyenler ise, işte
onları acı bir azap ile müjdele.”
0 gün bunlar (gümüş ve altın) cehennem ateşinde kızdırılacak da onların
alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak ve “İşte bu, kendiniz için
biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi tadın bakalım biriktirip
sakladıklarınızı”denilecek.”
Tevbe Suresi, 9/35
-
Vukûf-u Kalbî
Sonra, kitaplarımızda söylenen şartlardan birisi vukùf-u kalbî'dir. Vukùf-i kalbî demek, insanın gönlüne sahib olması demek, gönlüne bakması demek, gönlüne hakim olması demek, gönlünü gözlemesi demek...
Gözler göremediğine göre, Allah nasıl bilinir, ma'rifetullaha nasıl erilir?.. Nasıl görülür?.. Gönülle bilinir. Ma'rifetullah'ın, Allah'ı bilmenin, idrakin uzvu, aracı, bizdeki aleti, duyusu kalbdir. Kalb, gönül demek... Gönülle bilinir Allah...
Kalb anlama, sezinleme, kavrama aracıymış; şu et parçası değil. Bunu açıkça yazar tasavvuf kitapları, alimlerin eserleri. İmam Gazâlî İhyau Ulûm'un başında da bunu kesin olarak belirtir.
Mâdem ki Allah kalble, gönülle tanınabiliyor, müşahedesi orada oluyor; o zaman insanın kalbine, iç alemine yönelmesi lâzım!
Hiç kalbine bakmıyor, hep kalbi dışarda... Kuşlar, ağaçlar, çiçekler, gelenler, geçenler, olanlar, olaylar... E mübarek biraz da içine bak, biraz da içini seyret!.. Seyretmezsen içerde olanları göremezsin. Bu da lâzım, vukuf-u kalbî...
http://www.iskenderpasa.com/B3D41F31...4BAE9DD0A.aspx
-
Kitap önerisi;
*1-Mesnevî-i Şerif
2-Fihi Ma Fih
3-Mecalis-i Saba
4-Divanı Kebir
5-Rubailer
Hz.Mevlana
*Konularına Göre Mesneviden Özdeyişler
Dr.Yakup Şafak-Dr.Nuri Şimşekler
*Mevlana Konuşuyor
*İçimizdeki Mevlana
Prof.Dr.Cihan Okuyucu
*1-Bir Muhammedî Aşık:Hz.Mevlana
2-Dinle Neyden
3-Gönül Sohbetleri
4-Muhabbet Peygamberi-Hz.Muhammed
5-Vakte Karşı Sözler
Prof.Dr.Ömer Tuğrul Inançer
*1-Ey İnsan
2-Dınle
3-Bakara Süresi Tefsiri
Cemalnur Sargut
*18 beyit Dinle
*Padişah -Cariye Kıssası
M.Fatih Çıtlak
-
ERKEK VE KADIN
Ey yiğit kişi! Erkeklerin kadınlara üstünlüğü kuvvet, kazanç ve mal-mülk bakımından değildir.
Öyle olsaydı, aslan ve fil daha kuvvetli olduklarından dolayı insandan daha üstün, daha yüce olurdu.
Erkeklerin kadınlardan üstün olması erkeğin, kadına nazaran daha çok işin sonunu görebilmesindendir.
Erkek de, işin sonunu tahmin edip göremezse, bu becerisi olanlara karşı kadın gibi noksan sayılır.
İnsan, yiğitlikte Zaloğlu* Rüstem bile olsa, Hamza’dan bile cesur olsa yine de hükmetme hususunda karısının esiridir.
Görünüşte su, ateşten üstündür ...
Fakat ikisinin arasına bir tencere (sevgi) girdi mi ateş o suyu kaynatır, buharlaştırır, yok eder.
Görünüşte su nasıl ateşten üstünse sen de kadından üstünsün; fakat hakikatte ona mağlupsun, onu istemektesin.
* Kadınlar, akıllı erkeklere karşı galip gelirler, fakat cahil kişiler kadınları mağlup ederler.
Bu tür cahiller, sert ve kaba olan insanlardır.
Bunlarda acıma, lütfetme, sevme duygusu azdır; çünkü yaratılışlarında hayvanlık duygusu üstündür.
Sevgi ve acıma insanlık özelliğidir, hiddet ve şehvet ise hayvanlık.
Kadın, Hak nurudur, sevgili değil; sanki yaratıcıdır (doğurgan), yaratılmış değil!
(IV/1618-1621, I/2427, 2429-2431, Başlık, s. 195, 2434-2437)
Hz.Mevlana
Kaynak;www.semazen.net
-
EVLİLİK
Nikâh, “Lâhavle” okumaya benzer; oku, yani bir kadın nikâhla da şehvet,* seni belâya düşürmesin.
Madem ki yemeye-içmeye hırsın var, çabucak evlen; yoksa bil ki kedi gelir, yağlı kuyruğu kapar (şehvete kul olur gidersin).
Sıçrayan eşeğin (nefsin, şehvetin) sırtına taş yükünü vur; o kaçmadan, sıçramadan önce sırtına yükü yükle!
Eşlerin birbirine benzemesi lâzım. Ayakkabı ve mestin çiftlerine bir bak!
Ayakkabının bir teki ayağa biraz dar gelirse ikisi de işe yaramaz.
Kapı kanadının biri küçük, diğeri büyük olur mu? Ormandaki aslana kurdun eş olduğunu hiç gördün mü?
Bir kadının kocasını, yahut bir kocanın karısını alıp bir yere götürsen eşi de koşa koşa mutlaka onun yanına gelir.
Bu yapılan işleri de eserleriyle çift yarattık. Bir amelde bulundun mu mutlaka eşi de zuhur eder.
Birisi gelip bir kadının kocasını esir ederek götürse karısı, kocasını araya araya çıkagelir.
Nikâhta iki kişinin de birbirine denk olması lâzım. Yoksa iş bozulur, geçim kalmaz.
Niceleri kadın alarak Kârun gibi zengin oldu; niceleri de kadın yüzünden borçlandı gitti.
*
Hikâye
Kadının biri kocasına dedi ki: “Ey adamlığı bir adımda aşan!
Bana hiç bakmıyorsun, neden? Ne vakte dek bu horlukta kalacağım?”
Kocası dedi ki: “Boğazına bakıyorum; çıplağım ama elim ayağım var, çalışıp çabalıyorum.
Güzelim, ere kadının boğazına ve elbisesine bakmak farzdır. Ben ikisine de bakıyorum. Bu hususlarda eksiğin, gediğin yok.”
Kadın, gömleğinin yerini gösterdi. Pek kaba ve kirliydi.
Dedi ki: “Kabalığından bedenimi yiyor. Kimse kimseye bu çeşit elbise verir mi?”
Kocası: “Ey kadın” dedi, “sana bir sorum var. Ben yoksul bir adamım, elimden ancak bu geliyor.
Doğru, bu çok kaba, çok çirkin, fakat ey düşünceli kadın, bir düşün!
Bu mu daha kötü, yoksa boşanmak mı? Bu mu sana daha kötü geliyor, yoksa ayrılık mı?”
Ey kınayıp duran kişi! Belâ, yoksulluk, eziyet ve minnet de böyledir işte.
Şüphe yok ki hevâ ve hevesi terk etmek acıdır, ama Allah’tan uzak olma acılığından elbette daha iyidir.
(V/1375-1377,* I/2309-2311, III/2873-2875, IV/197, VI/3689, Hikâye: VI/1758-1768)
-
ÇOCUK VE EĞİTİMİ
Çocuk, oyunla akıllanır; oynaya oynaya aklı başına gelir onun...
Çocuk, babası lütfedecek, kendisine kuş alacak ümidiyle, fakat hakikatte hüner sahibi olmak için mektebe gider.
Çocukları okula zorla gönderirsin. Çünkü onların gözleri henüz görmez, okulun faydalarını anlayamazlar;
Ama okulun, okumanın yararlarını anladılar mı koşa koşa giderler, içleri açılır, neşe duyarlar.
Çocukların okula istemeye istemeye gitmelerinin sebebi, çalışmalarına* karşılık henüz hiçbir şey görmemiş, almamış olmalarıdır.
Fakat (öğrendiklerinin karşılığı olarak) ceplerine birkaç kuruş para konuldu mu, sevinçlerinden geceyi hırsızlar* gibi uykusuz geçirirler.
Ne kötü öğrencidir o ki, hocasıyla cedelleşir, onunla kendisini bir görür.
Birisinin sözü güzelse dinleyicidendir. Öğretmenin heyecanı ve işe iyi sarılması, öğrencinin tesiriyledir.
Baba, oğlunu dövse ve oğlu ölse kan diyetini vermesi lâzımdır.
Çünkü onu kendi işi için dövmüştür; oğlunun babaya hizmeti vaciptir
Fakat çocuğu öğretmeni dövse de çocuk bu dayaktan ölse korkma, öğretmene bir şey olmaz.
Çünkü öğretmen, Allah’ın vekilidir, emin bir kişidir; her emin kişi hakkında da emir böyledir.
Öğrencinin öğretmene hizmeti farz değildir; bu yüzden de üstad ona kendi nefsi* için bir ceza vermez.
Baba dövdüğü zaman kendi hizmeti için döver, bundan dolayı kan parasından kurtulamaz.
(VI/2255, I/2792, III/4585-4588, II/1578, VI/1656, 1516-1521)
Hz.Mevlana
-
Kadere inanırım.
Ama kadere aklen değil kalben inanılır.
Kaderi anlama konusunda sezgilerinize güveneceksiniz aklınıza değil.
Aklın herşeyi belli kalıplara sokma çabası bence küstahlıktır.
***
İdraki meali bu küçük akla gerekmez,
Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.
ZİYA PAŞA
****
Anlamak yok çocuğum,
Anlar gibi olmak var,
Akıl için son tavır,
Saçlarını yolmak var.
NECİP FAZIL
***
Anlarım anlatamam,
Hıssederim söyleyemem,
Dili bağlı kalbimin,
Bundan ne kadar bizarım.
MEHMET AKİF
-
Dedelerimin mezarına gidince fatiha okurum.
Babamında..
Ruhlarını ve kabirlerini nurlandırdığına inanırım.
Azaptan bir nebze kurtardığımıza.
Eskiler mezara gidince selam bile verirlermiş.
Kişinin ruhaniyeti orda değilse niye verirlermiş o selamı.
Evliya kabristanlarında dua ederim,ruhaniyetlerini vesile yaparım.
Peygamber efendimizin şefaatini isterim,inanırım böyle şeylere.
Şimdi bunlara batıl diyenler,islamda yeri yok diyenler var.
Hz.Ömer gibi söyleyeyim,bunlar bidatse bile;
''Bu ne güzel bidattir''
-
Düşman Dışarda Değil İçerde
Çokları beladan belaya sıçrar;
yılandan ejderhaya dönüşür.
insan hile yapar, ama hilesi kendisine tuzak olur.
can sandığı, kan içici bir düşman kesilir.
kapıyı kapar;
oysa ki düşman evinin içindedir.
Firavun’un hilesi ve tedbiri de işte buna benzer masallardandır:
o kin güdücü yüz binlerce çocuk öldürdü;
aradığı ise evinin içindeydi.
Hz. Muhammed (SAV)’den şu güzel öğüde kulak ver:
‘düşmanlarımızın en kuvvetlisi kendi içinizdedir!’
tıpkı Firavun gibi!
hani o da Musa’yı bırakmıştı da halkın çocuklarını öldürtüyordu.
halbuki düşman, o kör gönüllünün evindeydi.
sen de başkalarıyla kötü oluyorsun da içten kötü nefsinle uzlaşıyorsun.
düşmanın o; fakat sen ona şeker vermedesin.
sen Firavun gibi körsün, kör gönüllüsün.
a Firavun, niceye dek suçsuzları öldürecek,
asıl suçlu olan nefsini hoş tutacaksın?
bil ki; içinde pusu kurmuş olan nefis,
kibir ve kin bakımından bütün insanlardan beterdir.
(Mesnevî, I, 917-920; III, 4066; IV, 1916-1921; I, 906)
-
İnsan kendi içini dinledikçe,basiret gözüyle dışarıdan bir gözle kendi içine doğru bir ayna tuttukça,bazı şeylerin farkına varır.
Nefsinin sesini duyar önce,yeme,içme,şehvet,izzeti nefs gibi yaşama ihtiyaçlarının alarm zillerine dokunan nefstir.
Kalbinin sesini dinler sonra,duygular,sezgiler,dilsiz dudaksız çeşitli biçimler altında bilince yansır.
Aklının sesini dinler,ölçen biçen,dengeyi sağlayan,matematiksel hesaplar,muhasebe yapan analitik kısımdır.
En son ise ruhunu duyar,vicdanın,merhametin,şefkatin sesidir.
Rabbimin bize üflediği kısımdır.
Birde hiçbir sese uymayan nefsinden bile gelemeyecek ölçüde kötü ve iğrenç sesler,düşünceler ve sesler vardır ki bunlar da şeytandandır.
Çünkü nefs,bazen abartılı da olsa ihtiyaç duyduğu şeyleri ister.
Şeytanın derdi ise insanın sapıtmasıdır.
İhtiyaç için değil düşmanlık için uğraşır.
Öfkeye,kine,ölçüsüz şehvete,riyaya,yalana kapı aralar.
Şeytanın dikenlerini kendinden bilmemek lazımdır.
Nefs ile şeytan ve ruh-can aklı ve kalbi ele geçirmek için savaşır.
Ben dediğimiz irade ya ruha-cana ya da nefs ve şeytana kapı aralar.
İnsanın iradesinin-özünün aslı seçimine göre meydana çıkar.
Hangisini besleyeceksin,hangisine su vereceksin.
Nefs-şeytan birlikteliğine mi,allah emaneti ruha-cana mı?
Ben dediğimiz irade işlenmesi gereken bir cevherdir.
Asıl olan bu kısım aslında ruhun bir parçasıdır.
Belkide ruhu yöneten kısımdır.
NOT:Bu düşünce-maneviyat mimarisinde bazı şeylerin yanlış olabileceğini farkettim sonradan.
Ruhu insanın akli yanı olarak,ben dediğimiz iradeyi de ruhun bir melekesi olarak almak daha fonksiyonel galiba.
Vicdan,merhamet,şevkat gibi cevherleri de insanın melekûti boyutu olarak almak daha doğru geldi sonradan.
Mantık böyle daha iyi oturuyor.
İşin aslı ruh öyle bir şey ki farklı açılardan bakınca farklı şeyler görünüyor ve üzerinde anlaşılan bir tanım bulmak oldukça zor.
Yukarıda bahsettiğim ruh tanımı ise benim mevlevilikle ilgili argümanları okuyup yahut dinlerken kendi kalb ve akıl süzgecimden geçip fikir dünyama yansıyan bir kanıdır arkadaşlar.
-
http://www.semazen.net/show_text_mai...=663&menuId=38
Benim işim biraz burda anlatılan çakala benzer arkadaşlar.
O yüzden öyle çokda ciddiye almayın beni...
-
SAVAŞ VE BARIŞ
İnsanların savaşı, çocukların kavgasına benzer. Hepsi de anlamsız ve saçmadır.
Sopa, mademki savaş ve kavga âletidir; ey kör, o sopayı kır, paramparça et!
Ben iyiyle, kötüyle kavga edemem; kavga ile işim yok! Savaşmak şöyle dursun, gönlüm barışlardan bile ürkmekte.
Dar ve küçük bir cisimden, dalgaların birbiri ardınca zuhuru da canların barışta, savaşta birbirlerine karışmalarına benzer.
Barış dalgaları kopar, gönüllerden kinleri giderir.
Bunun aksine savaş dalgaları kopar, sevgileri alt üst eder.
Cihad, delilerin ellerindeki kılıçları alsınlar diye Müminlere farz kılınmıştır.
Delinin elinden silahı al da adalet ve sulh, senden razı olsun!
Fakat elinde silahı olur, aklı da bulunmazsa bağla elini; yoksa yüzlerce zarara yol açar.
Bedende bir uzuv ağrıyıp incinse bütün beden ağrır, incinir. İster sulh çağında olsun, ister savaşta; bu, böyledir!
Bir hayâlden ürküp, hayâl gibi kaçan her yufka yüreklinin işi değildir savaş.
Savaş Türklerin işidir, kızların işi değil. Kızların yeri evdir, var git evinde otur.
Düşmanlığa kalkışacaksan düşmanlık edebileceğin birisiyle savaş ki onu esir edebilmek mümkün olsun.
(I/3435, 2137, 2392, 2577-2579, IV/1439, 1434, 1435, 3248, V/3778, 3779, III/3625)
HZ.MEVLANA
Kaynak:www.semazen.net
-
Kitap önerisi;
Kelile ile Dimne-Beydeba
Çocuklarınıza içi boş batı felsefeleri veya ezbere dayalı kaba din yorumlarını öğreteceğinize hikmeti öğretin.
Hayatta daha çok işine yarar.
-
Denge, hep sen öneriyorsun bir defa da ben önereyim. Benim benimsediğim bir felsefe olan Yin and Yang felsefesine üstünkörü de olsa bakmanı öneriyorum, nickinin Denge olmasıyla ilgisi de var bu önerimin
-
Çok teşekkürler nickname:))
Sevdiğim bir felsefedir.
Her kötünün içinde bir iyi,Her iyinin içinde bir kötü vardır der.
Aslında benim anlatmaya çalıştığım şeylere uyumlu bir felsefe.
Kainatın zıtlıklar üzerine yaratılmasına ve zıtlıkların dengesine de vurgu yapar bildiğim kadarıyla.
Gündeme getirdiğin için çok teşekkür ederim.
Zaten bu aralar doğu felsefesine merak sardım.
İnceliyorum ama doğru dürüst kaynak bulmak zor.
Ama hem tasavvufla hem kuantum felsefesiyle uyuşan,vahdete vurgu yapan bir tarafı var ki benim gerçekten hoşuma gidiyor.
Böyle güzel katılımlara her zaman açığım bu arada :))
-
Hadi üç kitap daha önerelim;
Makalat-Hacı Bektaş'ı Veli (Bektaşiliği rakıya meze yapanlar özellikle okusun derim.Bir bakın bakalım hazret içkiye dair neler söylemiş)
Mektubat-İmamı Rabbani (Biraz anlaması zor ve altyapı isteyen bir kitap ama büyük velileri okurken her zaman olduğu gibi kabınız nisbetinde faydalanırsınızz)
Yunus Emre-Necip Fazıl Kısakürek
Müslüm filmini izleyince aklıma bu kitap-Yunus Emre- geldi direk.
Öğrencilik yıllarında hepsini olmasamda biraz karıştırmışım.
Bu arada filmi gerçekten beğendim :)
-
ZITLAR VE ÂLEMDEKİ MÜCADELE
Şu âleme baksan görürsün ki, baştanbaşa savaştan ibarettir. Zerre, zerreyle âdeta dinin kâfirlerle savaşması gibi savaşır durur.
Pisler, şu pisliklerini yapadursunlar, sular da pisleri arıtmak için savaşır.
Yılanlar zehir saçar; acıları, bizi perişan eder ama;
Bal arıları, dağlarda, kovanlarda, ağaçlarda baldan şeker ambarları doldurur.
Zehirler, tesirlerini yapıp dururlar ama, panzehirler de hemen o tesirleri gideriverir.
Bir zerre sola doğru uçmaktadır, öbürü sağa doğru gidip arayacağını aramada.
Bir zerre yücelere çıkmada, öbürü baş aşağı düşmede; öyle durur gibi görünürler ama, onların savaşını bu durgunluk âleminde gör.
Fakat güneşte yok olan zerrenin savaşı, vasıftan, hesaptan dışarıdır.
Zerrenin kendisi de, nefesi de yok oldu mu artık onun savaşı, ancak güneşin savaşıdır.
Onun kendiliğinden hareketi de kalmamıştır, duruşu da. Neden? ‘Biz Allah’a dönenleriz’ sırrından.
Tabiat, iş ve söz bakımından cüzler arasındaki savaş, korkunç bir savaştır.
Fakat bu âlem de o savaşla durmadadır. Unsurlara bak da anla!
Bu gamlarla dolu olan bucağın aslı, o âlemdir. Her ayrılığın aslı buluşmadır.
Hz.Mevlana
-
VAHDET VE TEK RENKLİLİK
Zehirden ve şekerden vazgeçmedikçe nasıl vahdet ve birlikten koku alabilirsin?
Sen, sıkı sıkıya ben’e, biz’e yapışmışsın. Bütün bu bozuk düzenler, bütün bu perişanlıklar, ikilikten meydana çıkıyor.
İki deme, iki bilme, iki çağırma. Kulu, efendisinde yok olmuş bil!
Bâkî renk, ancak Allah’ın rengidir. Ondan başka renkler, bil ki çan gibi iğreti ve takmadır.
Birlikteki bu tek renklilik, insana usanç ve sıkıntı veren tek renklilik değildir. Belki o tek renk, deniz gibidir; ona dalanlar da balık gibi neşe içinde yaşamaktadırlar.
Karada gerçi binlerce renk bulunur ama, balıkların kurulukla savaşı vardır.
Misal olarak söylenen balık kimdir, deniz nedir ki yüce ve ulu padişah ona benzesin!
Varlık alemindeki yüz binlerce denizler ve balıklar, o ikram ve ihsan huzurunda secde ederler.
Zehirden de, şekerden de geçmedikçe vahdet bahçesinden nasıl kokular alabilirsin?
Hocam, şaşı göz, bil ki tek göremez.
Bu ikilik, şaşı gözün görüşüdür. Yoksa evvel, âhirdir, âhir de evvel.
O duygularla birlik âlemini bil, eğer birlik âlemini diliyorsan o tarafa yürü!
(I/0498, 3012, VI/3215, 4711, I/502-505, 498, IV/2395, VI/819, I/3099)
Hz.Mevlana
*****
Ben bende değil, sende de hem sen, hem ben,
Ben hem benimim, hem de senin, sen de benim,
Bir öyle garip hale bugün geldim ki
Sen ben misin, bilmiyorum, ben mi senim.
Hz.Mevlana
*****
Beri gel, daha beri, daha beri.
Bu yol vuruculuk nereye dek böyle?
Bu hır gür, bu savaş nereye dek?
Sen bensin işte, ben senim işte.
Ne diye bu direnme böyle, ne diye?
Ne diye aydınlıktan kaçar aydınlık, ne diye?
Topumuz bir tek olgun kişiyiz, bir tek,
ne diye böyle şaşı olmuşuz, ne diye?
Zengin yoksulu hor görür, ne diye?
Sağ soluna yan bakar, ne diye?
İkisi de senin elin, ikiside,
peki, kutlu ne, kutsuz ne?
Topumuz bir tek inciyiz, bir tek.
başımız da tek, aklımız da tek.
Ne diye iki görür olup kalmışız
iki büklüm gökkubbenin altında, ne diye?
Sen habire gevele dur bakalım,
habire 'usul boylu birlik çam ağacı' de,
sonu nereye varır bunun, nereye?
Şu beş duyudan, altı yönden
varını yoğunu birliğe çek, birliğe.
Kendine gel, benlikten çık, uzak dur,
insanlara karıl, insanlara,
insanlarla bir ol.
İnsanlarla bir oldun mu bir madensin, bir ulu deniz.
Kendinde kaldın mı bir damlasın, bir dane.
Erkek arslan dilediğini yapar, dilediğini.
Köpek köpekliğini ede durur, köpekliğini.
Tertemiz can canlığını işler, canlığını.
Beden de bedenliğini yapar, bedenliğini.
Ama sen canı da bir bil, bedeni de,
yalnız sayıda çoktur onlar, alabildiğine,
hani bademler gibi, bademler gibi.
Ama hepsindeki yağ bir.
Dünyada nice diller var, nice diller,
ama hepsin de anlam bir.
Sen kapları, testileri hele bir kır,
sular nasıl bir yol tutar, gider.
Hele birliğe ulaş, hır gürü, savaşı bırak,
can nasıl koşar, bunu canlara iletir.
Hz.Mevlana
*****
''Hangi renk camdan bakarsan ışığı o renkte görürsün,camı kır ki nur görünsün''
Hz.Mevlana
*****
Bakınız;Kuantum dolanıklık,, Vahdeti Vücud,Vahdeti Şuhud,Şuhudi ruh
-
ANNE, BABA VE EVLÂTLAR
(Allah) “babaların ve anaların hilim ve şefkati, bizim hilim ve şefkat denizimizin köpüğüdür. Köpük gider, gelir; ama deniz bâkidir” buyurdu.
Ana çocuk uyansın da gıdasını istesin diye onun burnunu sıkar.
Çünkü çocuk, açlığından haberi olmaz, uyuyakalır. Fakat süt muhabbeti, ananın iki memesini de ağrıtmaya başlar.
Anneye şükretmemek Allah’a şükretmemektir. Onun hakkı, şüphe yok ki Allah hakkı demektir.
Annenin merhameti de Allah’tandır; ama ona kulluk etmek, hizmette bulunmak da hem farzdır, hem de yerli yerinde bir iş.
Annen sana “geber” dese bu sözüyle kötü huyunun, kötülüğünün gebermesini ister.
Çocuk; tutucu, koşucu değilken ancak babasının omzuna biner.
Fakat kuvvetlenip küstahlaşınca, elini, ayağını şuraya, buraya salmaya başlar...
Büyük bir adamın oğlu olmak da önemli değildir; bu çeşit gençler, malla mülkle gururlanır.
Nice büyük adamların oğulları vardır ki kötülükte bulunur, yaptığı kötü iş yüzünden babasına utanç vesilesi olur.
Babanın ağaca benzeyen vücudu, gizli bir yol vasıtasıyla oğlunun iki gözünden su alır, gıdalanır.
Oğuldan coşan bu kaynak ananın, babanın bahçelerine kadar akar gider.
Anayla, babanın gönül ve hayat bahçeleri bu suretle yeşerir, tazeleşir. Onun gözleri bu iki ırmak yüzünden yaşarır, gözyaşı döker.
Kaynak, hastalanıp kötüleşirse o ağacın dalları, yaprakları da kurur.
O ağaç kurumaya başlar. Çünkü, oğlun vücudundan sulanıyor, gıdalanıyordu.
Nice böyle gizli su yolları vardır ki, sizin canınıza eklenmiştir.
(I/2676, II/362, 363, VI/3255, 3257, III/4017, I/923, 924, VI/257, 258, 3586-3591)
Hz.Mevlana
-
Benim gözümde;
Hz.Mevlananın yazdıkları vahdet ve muhabbet üzerine bir Kuran tefsiridir.
Çok siyasallaştı,insanlar ondan bahsetmekten korkar hale geldi,hoş kendinin bir suçu yoktu,adı bir sürü çakalın elinde oyuncak oldu ama hakkını yemeyip onun adını da zikredelim;
Bediüzzamanın Risaleleri İman üzerine bir kuran tefsiridir.
İmamı Rabbininin yazdıkları Allaha giden içrek yollar üzerine batıni bir Kuran tefsiridir.
Rabbim vahyi kesmiştir ama ilhama dayalı vahiy yorumlarını kesmemiştir.
Bu ırmak hala akmaktadır.
İnsanın vicdanı varoldukça rabbimin rahmeti bitmez.
Kitaplarını okumadan anlamadan üstünkörü bu insanlar hakkında yorum yapanlar kimin hukukunu çiğnediklerinin farkında değildir aslında.
-
Bilmek istersen seni,
Cân içinde ara cânı.
Geç cânından bul ânı,
Sen seni bil, sen seni.
Kim bildi ef´âlini,
Ol bildi sıfâtını,
Anda gördü zâtını,
Sen seni bil, sen seni.
Görünen sıfâtındır,
O´nu gören zâtındır,
Gayri ne hâcetindir,
Sen seni bil, sen seni.
Kim ki hayrete vardı,
Nûra müstagrak oldu,
Tevhîd-i zâtı buldu,
Sen seni bil, sen seni.
Bayram özünü bildi,
Bileni anda buldu,
Bulan ol kendi oldu,
Sen seni bil, sen seni.
HACI-BAYRAMI VELİ
-
https://youtu.be/PJIiTkYLDCs
Bazen bir çiviyi tekrar tekrar çakmak gerekir.
-
ÇALIŞMA VE TEVEKKÜL
Tevekkül (insana) rehberdir, ama sebebe (sarılmak) da Peygamber’in sünnetidir.
Peygamber yüksek sesle “Tevekkülle beraber devenin ayağını bağla” buyurdu.
“Kazanan Allah’ın sevgilisidir” işaretini dinle; tevekkülden dolayı “Teşebbüs hususunda tembel olma!” dedi.
Tevekkül ediyorsan çalışmak hususunda tevekkül et; kazan da sonra Allah’a dayan!
Çalışıp çabalamak kaderle cedelleşmek değildir; çünkü bunu da bize kader yükledi.
Padişah dedi ki: “İnsanın elde ettiği şey, zararsa çalışmamasından ileri gelmiştir, kârsa çalışıp çabalamasından.”
Halbuki takdir haktır; ama, kulun çalışması da hak. Kendine gel de koca şeytan gibi kör olma!
Peygamber de, rızık için “Kapısı bağlıdır, kapısında da kilit var” buyurmuştur.
O kilidin* anahtarı bizim hareketimiz, gelip gitmemiz ve kazancımızdır.
(Şunu da bil ki) nur ve kemâli artıran lokma helâl kazançtan elde edilen lokmadır.
Birisi bir define buluverir, (başkası) ben de define istiyorum, dükkanla, alış-verişle ne işim var? der.
Baht işi bu. Bedende kudret oldukça çalışıp kazanmak gerek.
Çalışıp kazanmak define bulmağa mani değil ya! Sen işten kalma da nasibinde varsa definede arkandan gelsin.
(I/0912-914, 947, 976, VI/403, 407, V/2385, 2386, I/1642, II/733-735)
Hz.Mevlana
http://www.semazen.net/show_text_mai...=549&menuId=38
-
İlim ilim bilmektir*
İlim kendin bilmektir*
Sen kendini bilmezsin*
Ya nice okumaktır
Böyle söyler yunus emre meşhur şiirinde.
Ya hacı bayram'ı veli ne diyor;
Bilmek istersen seni*
Can içre ara canı*
Geç canından bul anı*
Sen seni bil sen seni*
Hep kendine bir yöneltiş ;içini, duygularını,düşüncelerini anlamaya bir yöneltiş ki yüce rabbimiz'' ben size şah damarınızdan daha yakınım''demiyor mu?
Ne işe yarayacak peki bu?
İnsanın kendini yakalaması ve farketmesi,kendini geliştirmesi yolunda atacağı ilk adım çünkü.
Örneğin çok öfkelisiniz,eğer bunu farkedebilecek kadar iç görü sahibiyseniz,vicdanınızıda güzel ve latif kaynaklardan beslediyseniz bunu yenmeniz gerektiğinide bilirsiniz.
Ne diyor Yunus;
Dövene elsiz gerek,
Sövene dilsiz gerek,
Derviş gönülsüz gerek,
Sen derviş olamazsın.
Bir bahçe kurun beyninizde sadece güzel fikirler yetiştirin.eskinin tabiriyle efradını cami,ağyarını mani yapın,yani ayrıkotu sokmayın bu bahçenize.
Güzel düşünün ki hayattan lezzet alabilesiniz.
Umutsuzluğa ve umutuzluk aşılayanlara hayatınızda yer vermeyin,bir ucundan tutun hayatın ve zorlayın,önce biraz çile çekeceksiniz ama inşallah sonu çok güzel olacak.
Filmde de dediği gibi herşey çok güzel olacak.
*****
*Yukarıdakiler yıllar önce,daha ümitliyken yazdığım bazı kelimeler...
-
Mesele ne sadece akla,ne de sadece kalbe göre yön bulmaktır.
İslamda ve insanda aslolan kalb-kafa birlikteliğidir.
Ne hurafeye sapacak kadar akılsız,ne de hissiyatı kaybedecek kadar kalbsiz.
İkisinin arasında da denge gerekir.
Ne hissiyatsız kuru akıl,ne de önüne set çekilmemiş,aklı dengeyi bozacak duygular insan bilincine doğruyu gerçek manada yansıtabilir.
Bizim için fikri planda doğru olan batının aklıyla doğunun kalbinin bir sentezini oluşturmak olsa gerek..
-
Bir insanın özgürlük sınırı başka bir insanın özgürlük sınırında biter.
Bu yüzden cana kıyan,insanların hakkına giren,kul hakkı yiyen,şeytanın eline oyuncak olan insanlar sonra kendilerine adaletsizlik yapıldığından dem vurmamalıdır.
Nefsi müdaafa dışında hiçbir acı cana kıymayı meşru gösteremez.
-
http://akademik.semazen.net/author_a..._id=1548955107
“Hasislikden elin çek, sen cömerd ol kân-ı ihsan ol!
Konuşma câhil-i nâdân ile gel ehl-i irfân ol!
Hakîr ol âlem-i zâhirde, sen mânâda sultan ol!
Karıncanın dahi hâlin gözet, dehre Süleyman ol!”
(Lutfî, 2011: 597).
-
*İslam semasının iki yıldızından daha bahsedeceğim size.
*İnternetten ufak bir araştırma yapıp derlediğim bilgileri kendi fikir süzgecimden geçirerek size sunacağım.
*Hatam,eksiğim olursa affola.
*Belirtelim ki ikisi de makbul,ikisi de kabulümüzdür.
*Bir tanesi cömertliğiyle,diğeri zühdüyle kalbleri fethetmiştir.
*Kalbimizde onların iman nurundan bir parça bile taşısak karımızadır.
*Günümüz şartlarında yapabildiğimiz kadar onların bu hallerini yaşatabilmek gerekir.
*Bir yanda Hz.Osman,bir yanda Ebu Zer el-Gifari .
HZ.OSMAN
Peygamberimizin üçüncü halifesi, hayâ ve edep numunesi Hz. Osman, hayatta iken cennetle müjdelenen bahtiyarlardan biriydi.
Hz. Ebû Bekir, ilk defa eski samimi dostlarını ziyaret ederek hak dini onlara anlatmaya başlamıştı.
Bu dostlarından biri de Hz. Osman’dı.
Hz. Osman yaradılıştan halim selim, iyi ahlaklı ve dürüst bir şahsiyetti.
İslam’ı kabule müsait bir mizaca sahipti.
Hz. Ebû Bekir’i dikkatle dinledi ve anlattıklarına büyük bir alaka duydu.
Sonra da birlikte Resûlullah’ın huzuruna gittiler.
Peygamberimiz (a.s.m.), Hz. Osman’a:
“Allah’ın ihsanı olan cennete rağbet et. Ben sana ve bütün insanlara hidayet rehberi olarak gönderildim. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.” dedi.
Kur’ân-ı Kerim okudu.
Hz. Osman İlahî kelamın cazibesine kapıldı.
Hemen Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman oldu. Hz. Osman, daha sonraları bu hissiyatını şöyle dile getirir:
“Resûlullah’ın lisanından duyduğum o ilk sözler, o kadar saf ve sade, o kadar tesirli idi ki, âdeta Kelime-i Şehadet ihtiyarsız olarak dudaklarımdan dökülüverdi.”
Hz. Osman, İslam’la şereflendiği sırada 34 yaşında idi.
Genç, nüfuzlu bir tüccardı.
Hâli vakti yerinde bir kimseydi.
Müslüman olduğunu öğrenen amcası Hakem bin Ebi’l-As öfkesinden çıldıracak gibi olmuştu.
Osman’ı bir direğe bağladı ve:
“Bu dini terk etmedikçe sana hiç yiyecek vermeyeceğim!” dedi.
Fakat ölüm pahasına da olsa, onun dininden dönmeyeceğini anlayan diğer akrabası araya girerek serbest bıraktırdılar.
Hz. Osman katıldığı pek çok gaza gibi Hayber Gazası’na, Mekke’nin Fethi’ne ve Hevazin Harbi’ne iştirak etti.
Huneyn Gazası’nda, etten bir kale gibi Resûlullah’ı ko-ruyan ve müdafaa edenler arasında Hz. Osman da (r.a.) vardı.
Hz. Osman, Tebük Gazvesi’nde 1000 dinar para, 50 at ve 100 adet deve yardımında bulundu.
Peygamberimiz onun bu cömertliği karşısında:
“Bundan sonra yapacağı hataların hiçbirisi Osman’a zarar vermez.” buyurarak onu müjdeledi.
Hz. Osman, zenginliğin şükrünü eda etmek için muhtaçlara bol bol ikramda bulunur, fakat kendisi gayet mütevazi yaşardı.
Medine’de kıtlık olduğu bir sırada Hz. Osman, Şam’dan 100 deve yükü buğday getirtmişti.
Sahabe-i Kirâm, satın almak için yanına koştular.
Ancak o:
“Sizden daha iyi alıcım var. Sizden daha fazla kâr veren var.” dedi.
Sahabiler bunu Hz. Ebû Bekir’e bildirip üzüldüklerini ifade ettiler.
Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman’ı herkesten iyi tanıdığı için onlara şöyle dedi:
“O, Resûlullah’ın damadı olmakla şeref kazanmıştır.
Cennette de onun arkadaşıdır.
Siz onun sözünü yanlış anlamışsınızdır.
Buyurun, beraber gidelim ve durumu kendisinden öğrenelim.”
Hz. Osman’ın yanına vardıklarında Hz. Ebû Bekir:
“Ey Osman, sahabiler sözlerine üzülmüşler. Ne dersin? Meselenin aslı nedir?”
Hz. Osman şöyle cevap verdi:
“Ey Resûlullah’ın halifesi! Onlardan daha iyi alıcı olan biri, 1’e 700 veriyor. Biz de buğdayı 1’e 700 verene sattık.”
Hz. Osman bu sözleriyle, kervandaki malını Allah yolunda sadaka olarak verdiğini ifade ediyordu.
Nitekim az sonra 100 deve yükü buğdayı Medine’de bulunan fakir sahabilere karşılıksız olarak dağıtıverdi.
Hz. Ebû Bekir buna çok sevindi ve Hz. Osman’ı alnından öptü.
Hz. Osman, bir defasında Resûlullah’ın evinde yiyecek kalmadığını haber almıştı.
Derhâl semiz bir koyun, bir miktar un ve yağ alarak Hz. Âişe’nin kal¬dığı eve götürdü ve şöyle dedi:
“Ey müminlerin annesi! Resûlullah’ın bunu diğer hanımları arasında paylaştıracağını sanıyorum.
Asla yapmasın.
Çünkü ben onlara da bunların aynısını göndereceğim.”
Peygamberimiz (a.s.m.) eve gelip durumu öğrenince:
“Yâ Rabbi! Osman’ın geçmiş, gelecek, açık ve gizli bütün günahlarını bağışla!” diye dua etti.
Hz. Ali, Hz. Fatıma’yla evleneceği zaman, düğün masrafı yapmak için zırhını satılığa çıkartmıştı.
Pazarda Hz. Osman’la karşılaştı.
Hemen müjdeyi verdi.
Sonra da mehir parası için zırhını satmak istediğini söyledi.
Osman (r.a.) 480 dirheme zırhı satın aldı, parasını ödedi.
Sonra Hz. Ali’ye döndü ve şöyle dedi:
“Yâ Ali, Allah yolunda hizmet etmen için bu zırhı sana düğün hediyesi olarak veriyorum. Bu zırh ancak senin gibi bir İslam kahramanına layıktır.”
Hz. Osman’ın en büyük hususiyetlerinden birisi de cömertliğiydi.
Hz. Osman, servetini Allah yolunda harcamaktan çekinmezdi.
Bir defasında Müslümanlar içecek su bulmakta sıkıntı çekiyorlardı.
Rûme Kuyusu’nun suyundan başka tatlı su bulamıyorlardı.
Bu kuyu ise bir Yahudi’ye aitti.
Suyu Müslümanlara çok pahalıya satıyordu.
Bu durum Peygamberimizi (a.s.m.) çok üzüyordu.
Sahabilerle beraber olduğu bir sırada:
“Rûme Kuyusu’nu kim satın alırsa, cennette de onun benzer bir kuyusu olacaktır.” buyurdu.
Hz. Osman da oradaydı.
Hemen harekete geçti.
Yahudi’yi buldu.
Kuyuyu satın almak istediğini söyledi.
Yahudi kuyunun tamamını satmaya yanaşmadı.
Çok yüksek bir fiyata yarısını sattı.
Hz. Osman sevinçle Peygamberimizin huzuruna çıktı.
Kuyunun yarısını satın aldığını ve Müslümanlara vakfettiğini söyledi.
Resûlullah (a.s.m.):
“Osman’ın hayrı ne güzel hayırdır!” buyurarak onu taltif etti.
Hz. Osman bilahare kuyunun diğer yarısı¬nı da satın alarak tasadduk etti.
Hz. Ebû Bekir’in, halifeliği sırasında istişare ettiği ve görüşüne başvurduğu sahabilerin başında Hz. Osman gelirdi.
Hz. Ebû Bekir ölüm döşeğinde iken, kendisinden sonra halife olacak zatın vasıflarını Hz. Osman’a anlatıyordu.
Hz. Osman da bunları kaydediyordu.
Hz. Ebû Bekir, tarif ettiği zatın ismini anmadan bayılmıştı.
Hz. Osman “vefat ettiği” zannıyla Hz. Ömer’in ismini yazdı.
Biraz sonra Hz. Ebû Bekir ayıldı, kimi yazdığını sordu.
Hz. Osman, “Ruhunu teslim ettiğini sanmıştım. Tefrika çıkmasından korktuğum için Ömer bin Hattab’ı yazdım, ey müminlerin emîri!” dedi.
Hz. Ebû Bekir, onun bu hassasiyetine çok sevindi ve memnuniyetini şöyle dile getirdi:
“İslam’a ve Müslümanlara yaptığın bu iyiliğinden dolayı Allah seni hayırla mükâfatlandırsın!
Şayet kendini de yazmış olsaydın, yine isabetli hareket etmiş olurdun.”
Hz. Osman, Hz. Ömer devrinde de bütün gücüyle ona destek olmuş ve önemli hizmetlerin tedvirinde görev almıştı.
Vefatını müteakip Hz. Ömer’in tayin ettiği şûra meclisi, Hz. Osman’ı halife seçti.
*****
CÖMERTLİK VE BAĞIŞ
Peygamber (a.s.) buyurmuştur ki: “Öğüt vermek üzere iki melek hoş bir sûrette şöyle nidâ ederler:
“Yarabbi, muhtaçlara ihtiyaçları olan şeyi verenleri doyur; verdikleri her dirheme karşılık yüz bin mükâfat ver!
Yarabbi, malını esirgeyenlere de ziyan içinde ziyandan başka bir şey verme!”
Allah uğruna ekmek verirsen sana ekmek verirler; Allah uğruna can verirsen sana da can bağışlarlar.
Dağıtmaktan dolayı elinde mal kalmazsa Hakk’ın inayeti, seni hiç ayaklar altında çiğnetir mi?
Her ekin ekenin ambarı boşalır, ama tarlasında daha iyisi olur.
Fakat tohumu ambara kor, biriktirirse zaman geçtikçe bitler, fareler o tohumu yiyip bitirir.
Eğer inciler saçarsan incilerin yüz kat fazlalaşır...
Malını dağıtıp bağışlayan kişinin gönlüne o mal yerine yüzlerce dirilik gelir.
Allah tarlasına temiz tohumlar ekilsin de sonunda mahsul vermesin! Bunun imkânı yok.
(Yeri geldiğinde) düşmana bile bağış yapman iyidir. Çünkü ihsanla düşman bile dost olur.
Dost olmasa bile (hiç değilse) kini azalır. Zira ihsanda bulunmak, kine merhem olur.
Belâyı def etmenin çaresi, sitem etmek değildir. Bunun çaresi bağıştır, aftır, cömertliktir.
Peygamber “Sadaka belâyı def eder.” buyurdu. Ey yiğit kişi! Hastalığını sadakayla tedavi et!
(I/2223-2225, 2236, 2238-2240, IV/561, 1758, 1759, II/2147, 2148, VI/2590, 2591)
Hz.Mevlana
-
EBU ZER EL-GİFARİ
Erken İslam dönemi denildiğinde de akla ilk gelen isimlerden biri Ebu Zer el-Gifari’dir.
Tarihi kaynaklara göre ilk Müslümanlardan biri olan ve Peygambere yakınlığı ile bilinen Ebu Zer, ekonomi-politik dili ve duruşu ile yoksuların ve ezilenlerin sesi olarak hareket etmiştir.
Diğer taraftan Müslümanların tevazu içerisinde servet ve zenginlikten uzak bir biçimde yaşamasını salık veren Ebu Zer bu doğrultuda, döneminin iktidarları ile kavgaya girmekten de çekinmemiştir.
Zira o günün şartları içerisinde de, halife ve valilerin bazı icraatları tepkilere yol açmış ve başta Ebu Zer olmak üzere özellikle Halife Ali çevresindeki kimi isimler bu icraatları açıkça eleştirmişlerdir.
İşte O Ebu Zer, ihtiyaçtan geriye kalan mal ve mülkün dağıtılmasını ve kimseye ayrıcalık tanınmamasını öğütlüyor dahası İslam Peygamberinin de böyle yaşadığını, bu tür bir yaşamı miras bıraktığını ileri sürüyordu.
Aksi durumun İslam inancı ile bağdaşmayacağını ileri süren Ebu Zer, yaşantısıyla da sözlerini doğruluyordu.
Ebu Zer, korunaksızların, zayıfların, yoksulların temsilcisi gibi konuşuyor; hakça dağıtımı ve adaleti talep ediyor, benzer biçimde kamu malının gelişigüzel kullanılmasına itiraz ediyordu.
Gerek Suriye gerek Mısır gerekse İran fetihlerinde elde edilen muazzam ganimetler sonucunda toplumda görülen refah ve devlet adamlarının harcamalarındaki artış, Ebû Zer ile zamanın idarecileri arasında tartışmalara sebep oldu.
İhtiyaç fazlası mallarını Allah yolunda sarf etmeyip biriktirmelerini (kenz) şiddetli bir şekilde eleştirmeye başladı.
Bilhassa Emevî idarecileri ile bazı zengin Müslümanların; bir azap ile korkutan ayetlere dayanarak (Tevbe, 34-35), ihtiyaç fazlası mallarının elde tutulmayarak derhal Allah yolunda harcanması gerektiğini savunan Ebû Zer (ra), bu konuda halife Hz. Osman (ra)’ı göreve çağırarak elinde ihtiyacından fazla mal bulunan Müslümanların sahip olduklarının devlet zoruyla müsadere edilmesini ve ihtiyaç sahiplerine dağıtılmasını istedi.
Buna karşılık Hz. Osman (ra) da kendisinin devlet başkanı olarak ancak zekât konusunda insanları zorlayabileceğini, onları tasaddukta bulunmaya teşvik edebileceğini ancak farz olan, zekâtı verilmiş malın tasarrufunun sadece sahibine ait olduğunu, halifenin bu konuda bir yetki ve sorumluluğunun bulunmadığını söyledi.
Buna rağmen Ebû Zer (ra) insanları dünya malından uzak durmaya, zühd ve takvaya yöneltmeye dair görüşlerini açıklamaya devam etti.
Üstelik fikirlerini daha da sertleştirerek Müslümanların malını kendi malları gibi harcadıkları iddiasıyla devlet idarecilerini itham edici boyuta taşıdı.
Bu sebeple, düşüncelerinden rahatsız olanların sözlü ve fillî müdahaleleriyle karşı karşıya kaldı.
Hz. Osman (ra) da bunun üzerine, eleştirdiği insanlar tarafından kendisine daha büyük bir zarar gelebilir endişesiyle belli bir süre ikamet etmek üzere onu Medine’den Şam valisi Muaviye’nin yanına gönderdi.
Ebû Zer (ra) burada da aynı görüşleri toplum içinde seslendirmeye devam etti.
Onun dünya malına düşkünlük konusundaki eleştirilerinden bölge valisi Muaviye de nasibini aldı.
Muaviye’nin yaptırdığı saray karşısında O’na: “Ey Muaviye! Eğer sen bu sarayı halkın parasıyla yapıyorsan, ihanettir, kul hakkıdır ve eğer kendi paranla yapıyorsan israftır!” mealinde sözler sarf etti ve her platformda Muaviye’nin mülk ve varsıllar lehine izlediği politikaları eleştirdi.
Kaynaklarda Muaviye’nin onun görüşlerinin samimiyetini test etmek üzere kendisine bir kese altın gönderdiği, ertesi günü de aynı şahsı yollayarak altının yanlışlıkla gönderildiğini ve geri alınması gerektiğini bildirdi.
Ancak Ebû Zer (ra), gelen altını geri vermeyeceğini, zira alır almaz altınları ihtiyaç sahibi insanlara dağıttığını söyledi.
Bu hadise üzerine muhatabının görüşlerindeki samimiyetine inanan ancak bu düşüncelerin seslendirilmesinin idare ettiği şehirlerde problem çıkaracağından endişelenen Muaviye, halifeden onu yeniden başkente almasını istedi.
Nihai olarak Şam’dan Medine’ye geldikten sonrada görüşlerinden ve ilkelerinden taviz vermedi Ebu Zer.
Eşitsizliğe karşın bölüşmeyi, dayanışmayı ve hakça yaşanacak bir hayatı savundu.
Siyasal iktidara karşı eylemli bir hareket içerisine girmese de, bir fikir adamı ve inanan bir Müslüman olarak düşüncelerini ifade etmeyi sürdürdü.
*****
34. Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah'ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.
35. O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak da onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak ve, "İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi tadın bakalım, biriktirip sakladıklarınızı!" denilecek.
TEVBE SÜRESİ
*****
ZÜHD VE TAKVÂ
Bu dünya tuzaktır, tanesi de istek. Tuzaklardan kaç, onlardan yüz çevir.
Böyle hareket ettin mi yüzlerce ferahlık bulursun. Fakat istekten geçemedin mi fesatlıklara uğrarsın.
Madem ki sonunda mezara yöneleceğiz; tek olan Allah’a alışmamız daha iyi.
Yüzümüzü toprağa tutalım, ondan bittik, geliştik; neden gönlümüzü vefasızlara verelim?
Allah diler ki, sen zahit olasın; garezi bırakasın da tanık kesilesin.
Zâhit, işin sonunu düşünür. Sonunda hesap günü halim ne olacak diye dertlenir.
Bu garezler, göze perdedir. Göze perde indi mi;
İnsanoğlu yukarı aşağı, onca şeyi göremez; “Sevdiğin şeyler, seni kör ve sağır eder.”
Fakat bir adamın gönlüne güneşin nuru vurdu mu, onca yıldızın bir değeri kalmaz artık.
O sırları perdesiz olarak görür; mü’minle kâfirlerin ruhlarının ne makamlarda bulunduğunu seyreder.
Tuzağı yırt, taneyi yak; bu evin kapılarını aç.
Kim, zahitliği yüzünden dünyayı terk ederse, dünya onun önüne çok, daha çok gelir.
Bu dünya zindandır, biz de zindandaki mahpuslarız. Zindanı del, kendini kurtar.
Dünya nedir? Allah’tan gafil olmaktır. Kumaş, para, ölçüp tartarak ticaret etmek ve kadın, dünya değildir.
Mal ve para, baştaki külâh gibidir. Külâha sığınan ise, keldir.
Kıvırcık ve güzel saçları olan* kişiye gelince: Külâhı giderse ona daha hoş gelir.
Kendinde göğe doğru çıkmağa bir meyil gördün mü hüma kuşu gibi devlet kanadını hemen aç!
Fakat kendinde yeryüzüne bir meyil gördün mü feryad et, ağlayıp inlemeyi hiç bırakma!
Akıllılar önceden feryad ederler, bilgisizlerse işin sonunda başlarına vururlar.
(Dünya) sana da vefa etmez, seni de terk edip gider; ona gönül verme. O senden vazgeçmeden, sen ondan vazgeçmeye çalış!
Dünya malı, zayıf kuşların tuzağıdır; Ahiret mülkü ise, yüce kuşların tuzağı!
Hakikatte sen, bu âlemin esirisin; canın, bu cihan hapsine düşmüştür. Öyle olduğu halde niceye bir kendine cihan sahibi deyip duracaksın?
Tut ki bütün doğuyu, batıyı zaptettin, her tarafın saltanatına sahip oldun. Madem ki bu saltanat kalmayacak, sen onu bir şimşek farzet; çaktı ve söndü.
Ey gönüllü uyuyan, ebedî kalmayacak mülkü bir rüya gibi bil!...
Bir kişi, Hak’tan korkup takvâ yolunu tuttu mu; cin olsun insan olsun, onu kim görse korkar.
Allah korkusu, hevânın ellerini bağlarsa, Hak aklın ellerini çözer.
Hizmetkârın âkil olursa, sana galip olan duygular da mahkûmun olur.
Kör gibi O’nun ihsan eteğine yapış! Padişahım, körün yapışması diye buna derler işte!
O’nun eteği, emirdir, fermandır. O’ndan korkmayı, ondan çekinmeyi kendisine can ittihaz eden adam, ne bahtiyar* bir adamdır!
(VI/0378, 379, 444, 447, 2872, V/4065, VI/2873, 2874-2876, 4658, I/0479, 982, 983, 2343, 2344, III/1620, 1621, 1622, 3699, IV/647, 652, V/3926, 3927, I/1425, III/1831, 1832, 3049, 3050)
*
HZ.MEVLANA
-
http://www.cemalnur.org/contents/det...nina-bakis/624
Kadını aile içinde sabırlı, temkinli, vakarlı, şefkatli ve özellikle de gayretli kılan daha birçok özellikleri ile de silahlandırmış olan kuvvet, ona annesinden ondan da çocuklarına geçecek olan terbiye sistemidir, EDEPTİR.
İşte maddesinde ve manasında hayat felsefesini böylece kurup bünyeleştiren bu edep ile kadın, toplumun irfan ve uygarlık abidesinin ta kendisi olmuştur. Böylece kadındaki bu üstünlük yolunu çizer, doğruyu eğriden, huzuru tehlikeden, zararı faydadan ayırt ettirir. Ana-kadın çekirdeği etrafında örgütleşen aile kurumu toplumun en sağlam iç yapısını oluşturur.
Kadın ya da erkek edep ehli değilse, her yaradılmışta Allah’ın tecellisini idrakten acizse ne mutlu olur, ne de mutlu eder. Kadının şansı ana olmaktır ki, annelik tıpkı öğretmenlik gibi yavrusunu eğitirken asıl kendisini eğitme şansına sahip olur.
Tekamül etmiş bir nefsi olan kişi, ister erkek ister kadın olsun cinsiyetin özelliklerinden arınıp er olma derecesine ulaşır. Analar bu konuda daha şanslıdır. Muhyiddin-i Arabi, erlik kelimesini tarif ederken “İnsanın yaradılışı ve hevalarının karanlığından kurtulup, aklın ve manevi terbiyenin ışığı ile temizlenmesi ve tamamlanmasıdır” diyor.
Analık cennetleri oluşturma kabiliyetidir ki, dünya, analık vasfıyla cenneti bulmak için tek fırsattır. Peygamber “Cennet anaların ayakları altındadır” derken anneliğin değerini bu yüce hadisiyle vurgulamıştır. Rumi Mesnevi’de (6. cilt, 3257) “Anaya karşı minnet tabiidir çünkü o Allah’ın şefkatiyle ilhamlanmıştır” der. Analık, Allah’ın Peygamberdeki tecellisi olan rahim sıfatıyla da anlatılır. Bu bakış açısından Bursevi Hazretleri Peygamber’in ümmi oluşunu açıklarken üm (ana)’den geldiğini ve bütün yaratılmışların anasının o Sultan olduğunu söyler. Divan-ı Kebir’de (2237) “Peygamberlerin gazabı anaların kızgınlığı gibidir. Öyle bir kızgınlıktır ki o sevimli çocuk için hilim ile doludur” der. Mevlana’ya göre mürşitte tecelli eden de analıktır. Mürşitler farklı değildir. Her öğretmenin sütü aynıdır ama çocuk sütü, kendi annesinden emmeyi sever ve ister. Süt, o mürşidin ilminden akseden Allah’ın manasıdır (Kevser şarabıdır). Emzirme, manevi yakınlığı anlatır. Mesnevi, Musa’nın annesini mürşit olarak tarif ederken annelik vasfını, evladını irşad eden insan-ı kamil olarak tasvir eder. Gene Mesnevi, “Aşkın ızdırabına hamile olmayan, dişi nefistir, er olan nefis değildir” der.
Annelik kadına böylesine yüce değerler katarken kadın kendi manasına ulaşabilmeyi becerir ve nefsini kinlerin, hırsların, aşırı düşkünlüklerin esaretinden kurtarır, zarafet, vericilik, merhamet, bağdaştırıcılık, önce ben değil sen diyebilmek hasletlerini açığa çıkarabilirse şaheser bir eser ortaya çıkar. Kadın, Altın bir tenceredir. Yeter ki içinde pislikli bez kaynatmasın.
*****
Yazıdan...
-
-
-
http://www.islamansiklopedisi.info/d...hp?idno=380310
ŞAKK-I SADR
*****
*'Müminin kalbi lambasıdır,nuru onun içindedir''
HADİSİ ŞERİF
*35-Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandil de bir cam fânûs içinde. Fânûs sanki inci gibi parlayan bir yıldız. Mübarek bir ağaçtan, ne doğuya, ne de batıya ait olan zeytin ağacından tutuşturulur. Bu ağacın yağı, ateş dokunmasa bile neredeyse aydınlatacak (kadar berrak)tır. Nur üstüne nur. Allah, dilediği kimseyi nuruna iletir. Allah, insanlar için misaller verir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir
36-(Bu kandil) birtakım evlerdedir ki, Allah (o evlerin) yücelmesine ve içlerinde isminin okunmasına izin vermiştir. Orada sabah akşam O'nu tesbih ederler.
NUR SÜRESİ
*****
*Kalp aynı zamanda bir vaiz,nasihatçi ve uyarıcıdır.
*Buna kalp vaizi/vicdan/insaf denir.
*''Allah bir kuluna hayır murad ederse ona kalbinden bir vaiz tayin eder''-''Kalbinden vaizi olanın muhafızı Allah'tır''
GAZALİ
*****
*Allah bir kimseyi hidayete erdirmek isterse onun göğsünü islama açar''
ENAM-6-125,ZÜMER 39-22.
*****
*Birde Şehr-i sadr var.
*Şehr-i sadr;kalbin açılması,açılımı,arınması,ferahlaması anlamına gelir.
*Hz.peygamber böyle bir ameliye geçirmişti.
*''Senin göğsünü açmadık mı?''İNŞİRAH 94-1,
*****
''Rabbim! Kalbimi şerh et/aç'' TAHA 20-25 yapılması gereken bir duadır.
PROF.DR.SÜLEYMAN ULUDAĞ-TASAVVUFUN DİLİ
*****
Müslümanların göğüs çakrasının açılması da bu olsa gerek.
-
Kitap önerisi;
Yeni elime aldım.
İlk konusu bile bana çok şey anlattı.
Keşkül Dergisi 23.sayısı
Halvetiyye
-
Her insan bir yerde gaflet üzere doğar.
Bunun sebebi ise insan doğuştan temiz bir fıtrat üzerine yaratılsada dünyanın manevi kirleriyle kirlenmesidir.
İbadet ise bu kirlerden doğan manevi yaralara ilaç hükmündedir.
Bakın Hz.Mevlana ne diyor;
İBADETLER
“Ben, insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” âyeti, âlemin yaratılmasındaki maksadın, ibadetten başka bir şey olmadığını (göstermektedir).
Bil ki tanıklar için tezkiye lâzımdır! Senin dâvanı kabul etmek, tanığı tezkiyeye bağlıdır.
Bu namaz, oruç ve cihad inanışa şahitlik etmektedir.
Kul, günde beş kere “namaza gel, feryat et!” diye davet edilir.
Müezzinin “Haydi felâha” demesi yok mu? O felâh, bu ağlayış, bu sızlayıştır.
Hakk’ın huzurunda, gözyaşı dökerek ayakta durmak, kıyamet gününde kabirden kalkıp mahşer yerinde dikilmeye benzer.
Allah “Secde et de yaklaş” buyurdu. Bedenlerimizin secde etmesi, canlarımızın O’na yaklaşmasına sebeptir.
Namaz yumurtasından civcivi çıkar; yerden tane toplayan yordamsız kuş gibi yere baş koyup durma!
Allah mülk ve saltanat sahibidir. Kendisine baş eğene, bu topraktan yaratılan dünya şöyle dursun, yüzlerce mülk, yüzlerce saltanat ihsan eder.
Melek gibi Allah’ı tespih etmeyi kendine gıda yap da onlar gibi ezadan kurtul!
Oruca sarıl, sabret; orucu terk etme, her an Hak’tan rızkını bekle!
Açlık sıkıntısı, hem lâtiflik, hem hafif bir hale gelme, hem de Allah’a yalvarıp ibadette bulunma bakımından diğer illetlerden elbette daha iyidir.
Cihad ve oruç güçtür, çetindir. Fakat bu güçlük ve çetinlik, Allah’ın, kulu kendinden uzaklaştırmasından daha iyidir.
Mal, sadakayla kat’iyen azalmaz. Hayırlarda bulunmak malı yok etmez, kaybolmaktan kurtarır.
Altın, zekât vermekle coşar, fazlalaşır. İnsanı kötülükten, fenalıktan kurtaran da namazdır.
Zekât verilmeyince yağmur (yüklü) bulut gelmez, zinadan dolayı da etrafa veba yayılır.
Yoksullara bağışta bulundun, zekât verdin, elinle bir hayır yaptın mı, bu iyilikler öbür dünyada ağaçlık, çayırlık, çimenlik olur.
Hac, Allah evini ziyarettir, ev sahibini ziyaretse erlik damarıdır.
Kâbe O’nun lütuf ve ihsan evidir; benim vücudum ise onun sır evi.
İhsan ve lütuflar sahibi Allah, bir gün; “ey benim hastam, ey benim mihnetime uğrayan kul, nasılsın?” derse hiç zahmet ve eziyet kalır mı?
Peygamber buyurdu ki: “Bu yol için amelden daha vefalı bir arkadaş, bir yoldaş yoktur.”
Kör gibi elini at, Hakk’ın ipine yapış. Onun emrinden ve yasaklarından başka bir şeyin etrafından dönüp dolaşma!
İbadet edenlerdeki doğruluk, takvâ ve yakîn rengi, ebediyen bâkidir.
İbadetlerin netice vermesi için zevk; tohumun ağaç olması için iç gerek!
Kaynak:www.semazen.net
-
"Bol yedirmek, herkese selam vermek ve güzel konuşmak mağfireti gerektiren sebeplerdendir. Allahu Teala’nın bir takım kulları vardır, onlara kamu yararına harcanmak üzere servet verilmiştir. Bunlardan cimrilik eden olursa onlardan alır ve başkasına verir."
HADİS'İ ŞERİF
-
*Güzel bir gülü, güzel bir geceyi, güzel bir dostu herkes ister. Önemli olan gülü dikeniyle, geceyi gizemiyle, dostu tüm derdiyle sevebilmektir.
*Esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil, kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.
ŞEMS'İ TEBRİZİ
*****
“Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze eder. İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur.
* Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar; itiraf etse, afva müstehak olur.”
Nursî, B.S Lem’alar
*****
*Hakka (CC) bağlan; ona karşı edepli ol. Seni gözeteni gözet. Sana yar olana sen de yar ol. Seni seveni sev. Seni çağırana koş. Senin işini yoluna koyana elindekini harca.
*Seni pislikten koruyana yar ol. Ölümden beri olana borçlu ol. Kötülüklerini giderene minnettar ol. Bir sürü adi vehimlerden seni esirgeyene bağlan. Her şeytan tipinden, aldatıcı ve cahil arkadaşların elinden kurtaran senin en yakın dostundur. Onu ara!
* Etrafını bir sürü yol kesiciler sarmışken seni onların önünden alan, elbette ki en yakın dostun sayılır; onun yolunu gözet.
ABDÜLKADİR GEYLANİ-Futhu'l Gayb
-
*Câfer-i Sâdık hazretlerinin, oğlu Mûsâ Kâzım için olan nasihati pek meşhûrdur.
Oğluna buyurdu ki: "Ey oğlum, kendi rızkına râzı ol! Kendi rızkına râzı olan, kimseye muhtaç olmaz. Gözü başkasının malında olan, fakir olarak ölür. Allah-ü Teâlâ’nın taksim ettiği rızka râzı olmayan, O'nu kazâ ve kaderinde, dilediğini yaratmakta töhmet altında tutmuştur. Kendi kusurlarını küçük gören, başkasının kilerini büyütmüş olur. Her zaman kendi kusurlarını büyük gör. Başkasının gizli bir şeyini açığa vuranın, evindeki gizli şeyler herkesçe bilinir. Kardeşi için kuyu kazan, o kuyuya kendisi düşer. Ahmaklar arasında bulunan horlanır, âlimler arasında bulunan hürmet görür.
"Ey oğlum, insanlara kızmaktan çok sakın, yoksa sana da kızarlar. Boş iş ve söze karışmaktan sakın, sonra aşağılanırsın."
"Ey oğlum, lehinde veya aleyhinde de olsa, hakkı, doğruyu söyle! Böyle yaparsan herkes seninle istişare eder danışır, fikrini alır."
"Ey oğlum, arkadaşlık yaptığın, ziyaretine gittiğin kimse, iyi ahlâk sahibi olsun, kötü ahlâkı olanlarla arkadaşlık etme, onlarla görüşme! Çünkü onlar, suyu olmayan çöl, dalları yeşermeyen ağaç, ot bitmeyen topraktırlar."
"Ey oğlum, Allah-ü Teâlâ’nın kitabını okuyucu, iyilikleri emredici, kötülüğü nehyedici, sana gelmeyene sen gidici, seninle konuşmayanla konuşucu ol! İsteyene ver. Gıybetten, koğuculuktan sakın. Çünkü söz taşımak, insanların kalbinde düşmanlığı arttırır. İnsanların ayıplarını görme, insanların ayıplarını gören, onların hedefi olur."
-
*İşte kalplerin manevi tabibi Allah Rasulü’nün kalbe dair şifa dağıtan sözlerinden birisi;
“Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki, o iyi/doğru/düzgün olursa bütün vücut iyi/doğru/düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.”tir.
*Kalp hem düşünce ve bilgi,hemde his ve sezginin kaynağı ve merkezidir.
*''(Sana karşı çıkanlar) hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur.''
HAC 22-46.
Bu ayette akletme,düşünme kalbin bir işlevi olarak gösterilmiş,kalplerin kör olacağı belirtilerek ''kalp gözüne'' işaret edilmiştir.
*İman etmeyenler ''Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.''
ARAF 179 mealindeki ayetle kınanmıştır.
*''Kuran üzerine düşünmüyorlar mı?Yoksa kalpleri kilitlenmiş midir?
MUHAMMED 47/24 ayeti ile de idrak hali kalbe nispet edilmiş,basiret sahibi olmanın,yani kalp gözü açık olmanın önemi vurgulanmıştır.
*Allahın huzuruna ancak kalb-i selim/aklı selim ile çıkmanın faydası vardır''
ŞUARA 26-89,SAFFAT 37-84
denilirken de sağduyulu ve vicdanlı olma hali kalbin işlevi olarak gösterilmiştir.
*insaf ehli,vicdan sahibi ve sağduyulu olma kalbin nitelikleridir.
PROF.DR.SÜLEYMAN ULUDAĞ-TASAVVUFUN DİLİ
-
*HIRS VE TAMAH
Ey oğul; bağı çöz, özgür ol! Ne zamana kadar altın ve gümüşün esiri olacaksın?
Denizi bir testiye döksen ne alır? Ancak bir günlük kısmetini.
Harislerin göz testisi dolmadı. Sedef, kanaatkar olduğundan inci ile doldu.
Hırs kulağa bir şey duyurmaz, kin gözü kapatır, adama bir şey anlatmaz.
İste ama, ölçülü iste; bir otun, bir dağı çekmeğe kudreti yoktur.
Hakk’ın rahmetinden uzak olan, sultan bile olsa gözü açtır.
Hırs yüzünden âkıbeti görmemek, kendi gönlüne, kendi aklına gülmektir.
Tamah, kulağa bir şey duyurmaz. Garez, gözü kapar; insana bir şey anlatmaz.
Ey oğul! Hırslı olanlar mahrum kalırlar. Hırslı insanlar gibi hızlı hızlı koşma; yavaş yürü!
Hırs kördür; halkın ayıbını inceden inceye görür, bucak bucak dolaşır söyler.
Senin hırsın, bu dünyada ateşe benzer. Her alevi, yüzlerce ağız açmıştır.
Hırs ve hasetten ibaret olan şu bağı çöz. Ebu Leheb’in karısının boynundaki hurma ipini düşün.
Şeytan, nasıl kendisini taşlanmış bir hale getirmişse hırs da onun gibi seni kör etmiş, her şeyden mahrum bırakmıştır.
Kanaâtten hiç kimse ölmedi; hırsla da hiç kimse padişah olmadı.
Hırs, insanı kör eder, ahmak yapar, bilgisiz bir hale sokar; ölümü de kolaylaştırır.
Tamahkâr, tamahı yüzünden zenginin ayıbını görmez. Tamahlar bütün gönülleri kaplar.
Gözün, aklın ve kulağın saf olmasını istiyorsan tamah perdelerini yırt!
Çünkü sûfiyi yoldan çıkaran tamahtır. Yoldan çıkarır da sûfinin hali mahvolur ve o, ziyan içinde kalakalır.
Yemeğe, zevk ve semâa tamah ediş, hakikate akıl erdirmesine mani olur.
Ayna bir şeye tamah etseydi, bizim gibi münafık olur, her şeyi olduğu gibi göstermezdi.
Terazinin mala tamahı olsaydı, tarttığını nasıl doğru tartardı?
Kimde tamah varsa, dili tutuk bir hale gelir. Nasıl olur da tamahla göz ve gönül aydınlanır, buna imkân var mı hiç?
Tamahkâr adamın gözünün önünde makam ve altın hayâli, gözdeki kıl gibidir.
Tamah, huyu fitne olan bir hırsızdır; hayâl gibi her an bir sûrete bürünür.
Onun hilesini Allah’tan başkası bilemez. Allah’a sığın da o alçaktan kurtul!
Fakat tamahı bağladın mı Hakk’ın nurlarına dalarsın. Mustafa (a.s.), bunun için “Tamaha düşenin nefsi alçalır” demiştir.
HZ.MEVLANA-MESNEVİ
(I/19-21, III/66, I/140, II/0588, 1547, III/66, 595, 2629, IV/0249, V/0764, 1468, 2398, 2823, I/2350, II/569-573, 579, 580, VI/476, 477, V/3631)