biricik
13-12-2007, 12:50 PM
Ümran ilmindeki formülasyona göre, asabiyet toplumun oluşumunun; ahlak ise devamının nedenidir. Esasen üretici her türlü faaliyet ve dinamizmin açıklayıcı ilkesi ve muharrik gücü asabiyettir. Tam da bu nedenden ötürü İbn Haldun, asabiyeti tarihin biricik yasası sıfatıyla anmaktadır. (İbn Haldun, 1990; C: I; 81) Gerek bireyin özneleşerek şahsiyet şeklinde kendini ifade edebilmesi ve gerekse toplumun tarihsel aktör sıfatıyla kültürel dinamizmini koruyabilmesi, canlılığını sürdürebilmesi ve böylelikle her bakımdan -siyasal ekonomik vs- daha donanımlı hale gelebilmesi, yüksek düzeyli asabiyetin varlığına bağlıdır.
Ancak asabiyetin kendisi de statik değildir, zaman içinde onun zayıflaması mümkündür; bu nedenle onun da bir forma, yani koruyucuya ihtiyacı vardır. İşte ahlak burada koruyucu ilke olarak devreye girmektedir. Yoksa ne birey şahsiyet bütünlüğünü koruyabilir ve ne de toplum 'birliğini' ve dolayısıyla 'dirliğini' muhafaza edebilir.
Asabiyetle ahlak, tanımları gereği, birbirlerinden farklı olsalar bile, bu iki kavram ümran ilmi bağlamında o denli iç içe geçmişlerdir ki, birini diğerinden ayrı düşünmek neredeyse imkansızdır. O kadar ki, insanla toplum arasındakine benzer bir şekilde asabiyetle ahlak arasında da siret/öz, suret/form ilişkisinden söz edilebilir. Bu ilişki içinde asabiyet öz, ahlak ise form konumundadır. Ancak böyle bir ilişki asabiyeti ahlaka indirgeme ya da ahlakı asabiyetle birebir telif etmek gibi bir yanlışa da götürmemelidir.7
Asabiyetle ahlak arasındaki ilişkiyi daha da belirginleştirmek, onların arasındaki sınır çizgisini olabildiğince netliğe kavuşturmak çalışmanın bu aşamasında bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu görevi yerine getirebilmenin öncelikli bir şartı var, o da; asabiyet kavramının içeriğine nüfuz etmek.
İbn Haldun, "beşeri potansiyelin aktüelleşmesine yönelik 'kararlılık' nasıl oluşmaktadır" sorusunun cevabını ararken asabiyet kavramsallaştırmasına gitmiştir. Filozofa göre (1990: C: I; 352-355), her türlü üretici faaliyet, dinamizm, başarı, doyum ve yetkinliğin arkasında yeter düzeye ulaşmış 'kararlılık' yatmaktadır. Kararlılık; bağlılığın, gayelerin yükseklik ve öneminin bir fonksiyonudur. Bu denkleme göre amaçlar ne kadar yüksek ve onlara yüklenen değer ne denli büyük ise bu amaca ulaşmaya yönelik kararlılık, aşk ve eylem de aynı ölçüde yüksek olacaktır. Tarihin amacı, ruhun kendisini gerçekleştirmesidir diyen Hegel de (Popper, 1985; 14) ruhun özgürleşip kendini gerçekleştirirken bir aracıya başvurmak zorunda olduğunu vurgulamaktadır. Bu aracı O'na göre kararlılık doğuran tutkudur; bağlılıktır. Hegel'in, 'aracı' sıfatıyla tanımladığı tutku ve bağlılık kavramları, asabiyet kavramsallaştırmasıyla büyük ölçüde örtüşmektedir.
Tam da bu noktada Ziyaettin Fahri'nin asabiyet kavramına ilişkin yaptığı etimolojik çözümleme dikkati çekmektedir. Fahri (1940; 62), bu kavramın "asabe" kökünden türetildiğini, "asabe"nin sözcük anlamı açısından "bağlılık" demek olduğunu belirtmekte, içerik açısından ise onu 'maşeri kudret', yani enerji ve dinamizm kaynağı şeklinde tanımlamanın doğru olacağını söylemektedir. Yine 'asabiyet' kavramının çoğul niteliğinden hareketle Fahri, bağlılık yani birlik/ortaklık ve enerji kaynağının birden fazla olacağına işaret etmektedir. Nitekim İbn Haldun nesep ve sebep olmak üzere iki farklı asabiyet türünden söz etmektedir.
İbn Haldun'un asabiyetin fonksiyonlarına ilişkin yaptığı analizlerde en fazla dikkati çeken husus onu, yani asabiyeti toplumun kurucu öğesi ve kimlik aracı şeklinde tanımlamasıdır. Bir başka ifadeyle asabiyetin, oluşmasına zemin hazırladığı kararlılıkların en önemlisi, toplumun oluşmasına, birlik ve bütünlüğün sağlanmasına yönelik olanıdır.
Asabiyetin bu fonksiyonuna İbn Haldun neden bu kadar önem vermektedir? Bu nokta, çalışmamızın sorunsalı açısından da son derece önemlidir. İbn Haldun bu soruyu şu şekilde cevaplamaktadır: Toplum, insan için ikinci ana rahmidir ve toplum ancak, asabiyet marifetiyle oluşmaktadır. Toplum bu yönüyle tinsel bir varlık olan asabiyetin ete kemiğe bürünmüş biçimlerinden biri, hatta en önemlisi şeklinde yorumlanabilir.
Düşünür (1990, C: I; 102-104); toplumun söz konusu önemini daha açık beyan etsin diye dikkatleri tarihin özü olan insana, insanın doğasına çekmektedir. İnsan, ontolojisi itibariyle hemcinsleriyle yardımlaşmadan, onlarla gönüllü birlikteliklere gitmeden hayatını sürdüremez; tabiatın onun önüne koyduğu zorlukları aşamaz, özünü gerçekleştirip şahsiyet olamaz. Bu nedenle temelinde yardımlaşma ve dayanışma olan toplum her türlü gelişim ve dinamizmin öncelikli şartıdır. (Arslan, 1987; 93)
Yukarıda anlatılanlar çerçevesinde değerlendirildiğinde, insanları birlikteliğe sevk eden ne kadar bağ ve bağlılık motifi, bir başka ifadeyle ortaklık ve aidiyet unsuru var ise aslında bütün bunları asabiyetin 'zarf'ları şeklinde yorumlamanın mümkün olabileceği gözükmektedir. (Battah, 1994; 120) Bu bağlardan doğal olanları vardır, örneğin kan bağı, hısımlık bağı, komşuluk bağı, hemşehrilik bağı, vatan bağı vs. İbn Haldun bu birincil bağlara nesep asabiyeti demektedir; bilinçle ve idrakle ilgili olanları vardır, örneğin ortak amaç, ülkü, gelenek, inanç, dil, din, dünya görüşü, zihniyet vs. bu ikinci kategoride olanlara ise İbn Haldun sebep asabiyeti demektedir. (Kozak, 1985; 234-237)
İster nesep, isterse sebep asabiyeti kategorisinde olsun, bütün asabiyet çeşitleri ortak fonksiyonlara sahiptir: Bir kimlik aracı olmak; insanları birbirlerine bağlamak, onları birbirinin yardımına koşturmak, anlamlı ve nitelikli birliktelikler oluşturmak ve ortak hedefler çerçevesinde bütün üyelerin dayanışmalarını sağlamak bu fonksiyonların en önde gelenlerindendir. (Arslan, 1997; 237)
Bir kere insanlar ortaklık (aidiyet) bağlarıyla birbirlerine kenetlenip "biz duygusu" ya da "topluluk ruhu" geliştiğinde, hem ümran, hem de sorunları çözmek, engelleri aşmak için elverişli iklim oluşmuş demektir. Bu iklim içinde insanın bütün ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik faaliyetler; sosyal, siyasal ve ekonomik organizasyonlar gelişip serpilmekte ve zaman içinde bu organizasyonlar teorik ve pratik akıl marifetiyle daha yetkin hale getirilmektedir. Toplum, böylelikle 'ortak akıl' ve iradenin kotarıldığı bir vasat işlevi görerek üyelerin yaşam serüvenlerinde uğrayacakları güzergahın yol haritalarını ve bu yolda seyahatlerini kolaylaştıracak vasıtaları onların hizmetine sunmaktadır.
Ümran ilminin söylediğine göre, toplum üyeleri için böylesine önemli hizmetler görürken, üyelere de çok ama çok önemli bir görev düşmektedir, o da; toplumsal birliği ve dayanışmayı korumaya yönelik 'bilinçli' çabalar içine girmek. (İbn Haldun, 1990; C: I; 362-368)
Ancak bu noktada şöyle bir soru akla gelmektedir; madem ki, toplum, tanımı gereği gönüllü bir birlikteliktir; gönüllü olarak bir araya gelen insanları birbirlerine karşı koruma ihtiyacı nereden kaynaklanmaktadır? Bir başka şekilde bu soruyu soracak olursak; 'biz duygusu'nu ve 'topluluk ruhu'nu zayıflatan, gönüllü birlikteliği zaafa uğratan objektif nedenlerden söz edilebilir mi?
İbn Haldun bu nokta da oldukça ilgi çekici analizler yapmaktadır. Ona göre, (Azmeh, 1981; 71) her ne kadar insan tabiatı/ruhu ilk halinde, yani toplum öncesi durumda bir "heyula" suretinde, yani Erich Fromn'un (1990, 35-36) deyimiyle "boş" olsa, 'yozlaşmamış' bir keyfiyette bulunsa bile, bu durum daha çok, yozlaşma fırsatlarının bulunmayışı, bir başka ifadeyle "tekellüfsüz/sade yaşam" nedeniyledir.8
Ancak asabiyetin kendisi de statik değildir, zaman içinde onun zayıflaması mümkündür; bu nedenle onun da bir forma, yani koruyucuya ihtiyacı vardır. İşte ahlak burada koruyucu ilke olarak devreye girmektedir. Yoksa ne birey şahsiyet bütünlüğünü koruyabilir ve ne de toplum 'birliğini' ve dolayısıyla 'dirliğini' muhafaza edebilir.
Asabiyetle ahlak, tanımları gereği, birbirlerinden farklı olsalar bile, bu iki kavram ümran ilmi bağlamında o denli iç içe geçmişlerdir ki, birini diğerinden ayrı düşünmek neredeyse imkansızdır. O kadar ki, insanla toplum arasındakine benzer bir şekilde asabiyetle ahlak arasında da siret/öz, suret/form ilişkisinden söz edilebilir. Bu ilişki içinde asabiyet öz, ahlak ise form konumundadır. Ancak böyle bir ilişki asabiyeti ahlaka indirgeme ya da ahlakı asabiyetle birebir telif etmek gibi bir yanlışa da götürmemelidir.7
Asabiyetle ahlak arasındaki ilişkiyi daha da belirginleştirmek, onların arasındaki sınır çizgisini olabildiğince netliğe kavuşturmak çalışmanın bu aşamasında bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu görevi yerine getirebilmenin öncelikli bir şartı var, o da; asabiyet kavramının içeriğine nüfuz etmek.
İbn Haldun, "beşeri potansiyelin aktüelleşmesine yönelik 'kararlılık' nasıl oluşmaktadır" sorusunun cevabını ararken asabiyet kavramsallaştırmasına gitmiştir. Filozofa göre (1990: C: I; 352-355), her türlü üretici faaliyet, dinamizm, başarı, doyum ve yetkinliğin arkasında yeter düzeye ulaşmış 'kararlılık' yatmaktadır. Kararlılık; bağlılığın, gayelerin yükseklik ve öneminin bir fonksiyonudur. Bu denkleme göre amaçlar ne kadar yüksek ve onlara yüklenen değer ne denli büyük ise bu amaca ulaşmaya yönelik kararlılık, aşk ve eylem de aynı ölçüde yüksek olacaktır. Tarihin amacı, ruhun kendisini gerçekleştirmesidir diyen Hegel de (Popper, 1985; 14) ruhun özgürleşip kendini gerçekleştirirken bir aracıya başvurmak zorunda olduğunu vurgulamaktadır. Bu aracı O'na göre kararlılık doğuran tutkudur; bağlılıktır. Hegel'in, 'aracı' sıfatıyla tanımladığı tutku ve bağlılık kavramları, asabiyet kavramsallaştırmasıyla büyük ölçüde örtüşmektedir.
Tam da bu noktada Ziyaettin Fahri'nin asabiyet kavramına ilişkin yaptığı etimolojik çözümleme dikkati çekmektedir. Fahri (1940; 62), bu kavramın "asabe" kökünden türetildiğini, "asabe"nin sözcük anlamı açısından "bağlılık" demek olduğunu belirtmekte, içerik açısından ise onu 'maşeri kudret', yani enerji ve dinamizm kaynağı şeklinde tanımlamanın doğru olacağını söylemektedir. Yine 'asabiyet' kavramının çoğul niteliğinden hareketle Fahri, bağlılık yani birlik/ortaklık ve enerji kaynağının birden fazla olacağına işaret etmektedir. Nitekim İbn Haldun nesep ve sebep olmak üzere iki farklı asabiyet türünden söz etmektedir.
İbn Haldun'un asabiyetin fonksiyonlarına ilişkin yaptığı analizlerde en fazla dikkati çeken husus onu, yani asabiyeti toplumun kurucu öğesi ve kimlik aracı şeklinde tanımlamasıdır. Bir başka ifadeyle asabiyetin, oluşmasına zemin hazırladığı kararlılıkların en önemlisi, toplumun oluşmasına, birlik ve bütünlüğün sağlanmasına yönelik olanıdır.
Asabiyetin bu fonksiyonuna İbn Haldun neden bu kadar önem vermektedir? Bu nokta, çalışmamızın sorunsalı açısından da son derece önemlidir. İbn Haldun bu soruyu şu şekilde cevaplamaktadır: Toplum, insan için ikinci ana rahmidir ve toplum ancak, asabiyet marifetiyle oluşmaktadır. Toplum bu yönüyle tinsel bir varlık olan asabiyetin ete kemiğe bürünmüş biçimlerinden biri, hatta en önemlisi şeklinde yorumlanabilir.
Düşünür (1990, C: I; 102-104); toplumun söz konusu önemini daha açık beyan etsin diye dikkatleri tarihin özü olan insana, insanın doğasına çekmektedir. İnsan, ontolojisi itibariyle hemcinsleriyle yardımlaşmadan, onlarla gönüllü birlikteliklere gitmeden hayatını sürdüremez; tabiatın onun önüne koyduğu zorlukları aşamaz, özünü gerçekleştirip şahsiyet olamaz. Bu nedenle temelinde yardımlaşma ve dayanışma olan toplum her türlü gelişim ve dinamizmin öncelikli şartıdır. (Arslan, 1987; 93)
Yukarıda anlatılanlar çerçevesinde değerlendirildiğinde, insanları birlikteliğe sevk eden ne kadar bağ ve bağlılık motifi, bir başka ifadeyle ortaklık ve aidiyet unsuru var ise aslında bütün bunları asabiyetin 'zarf'ları şeklinde yorumlamanın mümkün olabileceği gözükmektedir. (Battah, 1994; 120) Bu bağlardan doğal olanları vardır, örneğin kan bağı, hısımlık bağı, komşuluk bağı, hemşehrilik bağı, vatan bağı vs. İbn Haldun bu birincil bağlara nesep asabiyeti demektedir; bilinçle ve idrakle ilgili olanları vardır, örneğin ortak amaç, ülkü, gelenek, inanç, dil, din, dünya görüşü, zihniyet vs. bu ikinci kategoride olanlara ise İbn Haldun sebep asabiyeti demektedir. (Kozak, 1985; 234-237)
İster nesep, isterse sebep asabiyeti kategorisinde olsun, bütün asabiyet çeşitleri ortak fonksiyonlara sahiptir: Bir kimlik aracı olmak; insanları birbirlerine bağlamak, onları birbirinin yardımına koşturmak, anlamlı ve nitelikli birliktelikler oluşturmak ve ortak hedefler çerçevesinde bütün üyelerin dayanışmalarını sağlamak bu fonksiyonların en önde gelenlerindendir. (Arslan, 1997; 237)
Bir kere insanlar ortaklık (aidiyet) bağlarıyla birbirlerine kenetlenip "biz duygusu" ya da "topluluk ruhu" geliştiğinde, hem ümran, hem de sorunları çözmek, engelleri aşmak için elverişli iklim oluşmuş demektir. Bu iklim içinde insanın bütün ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik faaliyetler; sosyal, siyasal ve ekonomik organizasyonlar gelişip serpilmekte ve zaman içinde bu organizasyonlar teorik ve pratik akıl marifetiyle daha yetkin hale getirilmektedir. Toplum, böylelikle 'ortak akıl' ve iradenin kotarıldığı bir vasat işlevi görerek üyelerin yaşam serüvenlerinde uğrayacakları güzergahın yol haritalarını ve bu yolda seyahatlerini kolaylaştıracak vasıtaları onların hizmetine sunmaktadır.
Ümran ilminin söylediğine göre, toplum üyeleri için böylesine önemli hizmetler görürken, üyelere de çok ama çok önemli bir görev düşmektedir, o da; toplumsal birliği ve dayanışmayı korumaya yönelik 'bilinçli' çabalar içine girmek. (İbn Haldun, 1990; C: I; 362-368)
Ancak bu noktada şöyle bir soru akla gelmektedir; madem ki, toplum, tanımı gereği gönüllü bir birlikteliktir; gönüllü olarak bir araya gelen insanları birbirlerine karşı koruma ihtiyacı nereden kaynaklanmaktadır? Bir başka şekilde bu soruyu soracak olursak; 'biz duygusu'nu ve 'topluluk ruhu'nu zayıflatan, gönüllü birlikteliği zaafa uğratan objektif nedenlerden söz edilebilir mi?
İbn Haldun bu nokta da oldukça ilgi çekici analizler yapmaktadır. Ona göre, (Azmeh, 1981; 71) her ne kadar insan tabiatı/ruhu ilk halinde, yani toplum öncesi durumda bir "heyula" suretinde, yani Erich Fromn'un (1990, 35-36) deyimiyle "boş" olsa, 'yozlaşmamış' bir keyfiyette bulunsa bile, bu durum daha çok, yozlaşma fırsatlarının bulunmayışı, bir başka ifadeyle "tekellüfsüz/sade yaşam" nedeniyledir.8