PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Şİzofrenİ .



9 ŞUBAT
02-05-2008, 05:27 PM
Şizofreni hastalığı araştırıcılar tarafından 19. yüzyıldan itibaren araştırılıp tanımlanmaya çalışılmıştır. Psikiyatride kullanılan son tanımlama sistemine göre şizofreni; sosyal izolasyon veya içe kapanma, tuhaf davranışlar(çöp toplama, toplum içinde kendi kendine konuşma gibi); künt, düz, uygunsuz duygulanım; alışılmadık algısal deneyimler( gerçek algısal uyaranların sıklıkla yanlış değerlendirilmesi ya da gerçekte olmayan bir kişinin gerçekten görülmeksizin ya da işitilmeksizin, varlığının hissedilmesi), garip, tuhaf düşünceler (alınganlık (referans) düşünceleri, alışılmadık inançlar, hisler ya da özel beceriler) ile görülebilen, hastanın sosyal, işlevsel , mesleki, akademik ve kendine bakımında daha önce belirlenen düzeye göre anlamlı düzeyde düşme saptanan, ilk tanımlanan algı bozukluğu ve düşünce bozukluğu semptomlarının en az bir ay kadar devam ettiği ve sosyal bozulmanın, işlevsel düşmenin en az 6 ay devam ettiği görüldüğünde tanı konulan bir hastalık olarak tanımlanır.



Şizofreni psikotik bir hastalıktır. Yani, kişinin dış gerçeklikle bağlantısının kaybını içerir, bu da algıların ve dünyanın yorumunun diğer kişilerden farklı olmasıdır. Bu tanım niteliksel değil nicelikseldir. Bazı psikotik bozukluklarda hastalar gerçeği değerlendirme yeteneği ile ilgili bozukluklarını saklayabilirler ya da düşünce ve davranışları diğer insanlar için makul görünebilir. Ancak şizofrenide zihinsel işlevsellikte genellikle derin bir yapılanma bozukluğu vardır, bu nedenle dışa vuran davranışlar gözlemcilere garip gelebilir ve içlerindeki ruhsal deneyimler hastaya anlaşılmaz ve korkutucu gelebilir.



Şizofreni bir beyin hastalığıdır ve bir kişilik bölünmesi değildir. Çoğu zaman şizofreni yanlışlıkla kişilik bölünmesi olarak anlaşılır. Şizofreni olarak hastalığı tanımlayan ilk psikiyatrist Eugen Bleuler; düşünme, hissetme, algılama, davranma ve deneyimleme ile ilgili bağların olmamasına dikkati çekmek istemiştir.



Şizofreni hastalığının “insidansı” yani her yıl yeni ortaya çıkan vaka sayısı, 100.000’de 10-40 vaka arasındadır. Prevalansı, yani belirlenen süre içerisinde etkilenen popülasyon oranı 100.000’de 100-1700 olarak saptanmıştır.( Warner ve de Girolamo,1995) Şizofreni hastalığı endüstriyelleşmiş bölgelerde, gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelere kıyasla daha fazla görülmektedir. Araştırmalara göre en çok kabul edilen de, endüstriyelleşmemiş bölgelerde hastalık daha kısa ve hafif seyirlidir.

Şizofreni prevalansı özellikle bazı toplumlarda yüksektir; özellikle Hırvatistan, Kuzey Finlandiya, İsveç, Kuzey Kanada’nın yerli popülasyonunda, Avustralya’daki Aborjinler ve İrlanda’nın bazı bölgelerinde insidansı yüksek bulunmuştur.



Şizofreni hastalığı kadınlarda erkeklerden ortalama 5 yaş daha geç başlamaktadır. 45 yaşından itibaren şizofreni insidansında kadın erkek oranı 2/1 olmaktadır. Erkekler için ortalama başlangıç yaşı 20-25, kadınlar için ise 25-30 yaş civarındadır. Kadınlar şizofreni hastalığını erkeklerden daha hafif formlarda geçirirler. Daha kısa hastanede kalırlar. Hastalık öncesi işlevsellikleri daha iyidir ve beyin yapısında daha az anormal bulgu saptanır. Batı ülkelerinde şizofreni düşük sosyoekonomik gruplarda daha sıktır. Sosyal kayma hipotezi, kişi kaynakları etkin bir biçimde kullanamayıp sosyal olarak aşağı hareket etmektedir diyerek bu durumu açıklamaktadır.Hindistan ve batı olmayan bazı ülkelerde de şizofreni yüksek sosyoekonomik düzeyde daha sık görülmektedir. Fakat bununla ilgili açıklamalar daha spekülatiftir.



Evlenmemişlerde, evlenmişlere oranla şizofreni daha sık görülür. Şizofreni öncesi dönemdeki sosyal yetersizlik ya da şizofreninin ortaya çıkması evliliği engeller. Yapılan araştırmalar evli olmayan şizofrenlerin evli olanlara kıyasla daha erken başlangıçlı olduğunu, hastalık öncesi dönemde işlevselliklerinin daha bozuk olduğunu ve hastalığın genel olarak daha ağır seyrettiğini göstermiştir.

Şizofrenideki genetik geçiş iyi bilinmektedir. Bununla birlikte bu geçiş, toplumda düşünüldüğünden daha azdır. Hastaların %80’inden fazlasının birince derece akrabalarında etkilenme yoktur ve %60’dan fazlasında da aile öyküsü negatiftir. Genetik geçişi kanıtlayan çalışmalar sonrasında ortaya çıkan oranlar: Tek yumurta ikizlerinde %48 , anne ve babası şizofreni olan çocukta %46, çift yumurta ikizlerinde %17, ebeveynlerde varsa %6, kardeşlerde hastalık varsa %9, torunlarda %5, yeğenlerde %4 ve hala-amcada varsa %2 oranında geçiş görülebilir.



Düşük doğum ağırlığı, preeklampsi varlığı, prematürite,ilk trimesterde ciddi beslenme bozukluğu, kan rhesus(Rh) uyuşmazlığı, ikinci trimesterde influenza enfeksiyonu, kış veya erken bahar aylarında doğum ve neonatal hipoksi(doğum sırasında oksijen yetersiliği) durumu da şizofreni riskini arttırmaktadır.



Şizofreni hastalığının gidişatını üç evreye ayırabiliriz: Başlangıç evresi, orta evre ve geç evre. Başlangıç evresi hastalığın başlangıç bulgularından psikozun başlama evresine kadar geçen süreyi göstermektedir. Başlangıç evresi yavaş ve hızlı olabilir ve her iki durum da eşit oranda görülmektedir. Orta evre ise, sürekli veya dalgalı olabilir. Dalgalı seyirler arasında kalıcı semptomlar olsa da her epizodun tanımlanabilen başlangıç ve sonu vardır.Geç evre, düzelmiş ve yıkıcı olarak ikiye ayrılır. İyi sonuç oranı son 50 yılda artış göstermektedir. Şizofreni hatalığının sonucuyla ilgili belirgin bir heterojenite vardır, mükemmel uyumdan tam yeti yitimine kadar. Şizofreni, hastaların %75’inde çeşitli derecelerde yeti yitimine sebep olan kronik bir hastalıktır.Şizofreninin ortalama sonucu ağır mizaç bozuklukları da dahil olmak üzere diğer major ruh hastalıklarından kötüdür. Bireysel olarak şizofreninin seyrini tahmin etmek zordur fakat hastaların çoğu için hastalık süreci belirgin olarak ilerlemez. Genellikle başlangıçtan 5-10 yıl sonra yıkım bir platoya ulaşır ve uzun bir süre stabil kalır veya düzelme bulgularıyla devam eder.



Şizofreni hastalığının tedavisi hem farmakolojik hem de psikososyal ve rehabilitasyon tedavileriyle yapılır. Farmakolojik tedaviler antipsikotik ilaçlarla yapılır. Burada bilinmesi gereken en önemli nokta doz ayarlanması ve uygun ilaç seçimidir. Antipsikotik ilaçların dozları hastalığın epizodik seyrine göre ayarlanmalıdır. Bu sebeple hastaların doktor kontrolleri de buna uygun aralıklarda olmalıdır. Tedavideki en önemli noktalardan bir diğeri de hastanın sürekli aynı doktor ve sağlık ekibi tarafından takip edilmesidir. Ülkemizde henüz bu sisteme geçilememiştir. Fakat Amerika’da ve diğer bazı Avrupa ülkelerinde her şizofreni hastasının sürekli gittiği bir sağlık ekibi vardır, hastalar gitmeleri gereken aralıkta gitmedikleri takdirde bu ekip hastanın takibini hastanın istemi dışında da yapabilme hakkına sahiptir. Bu ekip hastalığın bulunduğu evreye göre hastanın doktor kontrol zamanlarını belirler, rehabilitasyon hizmetlerini düzenler ve ilaçlarını kontrol eder. Bu sistemle birlikte şizofreni hastalarının topluma kazandırılmalarında artma olmuş ve bahsedilen son 50 yıldaki hastalığın iyi seyrinin artışını sağlamıştır.

http://www.webhatti.com

9 ŞUBAT
10-09-2008, 01:18 PM
"Şizofreni, kişinin gerçeği anlama, duygularını denetleme, yargıda bulunabilme ve iletişim kurma becerilerini etkileyen zihinsel bir hastalıktır. Şizofreni hastalığında düşünme, algılama ve duygulanımda bozukluklar ortaya çıkar. Düşünce, duygu ve davranışlarının bilindiği, başkaları tarafından zihninin okunduğu, hareketlerinin kontrol edildiği ya da başkalarının zihninin okunabildiği düşünceleri olabilir. Başkalarının duymadığı sesler duyma ve hayaller görme olabilir. Toplumsal kurallara aykırı davranışlar, tuhaf yüz ifadeleri, amaçsız hareketler görülebilir...

ŞİZOFRENİ
A- Şizofreninin Tanımı
Şizofreni, kişinin gerçeği anlama, duygularını denetleme, yargıda bulunabilme ve iletişim kurma becerilerini etkileyen zihinsel bir hastalıktır. Şizofreni hastalığında düşünme, algılama ve duygulanımda bozukluklar ortaya çıkar. Düşünce, duygu ve davranışlarının bilindiği, başkaları tarafından zihninin okunduğu, hareketlerinin kontrol edildiği ya da başkalarının zihninin okunabildiği düşünceleri olabilir. Başkalarının duymadığı sesler duyma ve hayaller görme olabilir. Toplumsal kurallara aykırı davranışlar, tuhaf yüz ifadeleri, amaçsız hareketler görülebilir.
Şizofreni daha çok 15-35 yaşları arasında ortaya çıkar. Toplumda ortalama 100 kişiden birinde görülür. 40 yaşından sonra görülmesi nadirdir.

B- Şizofreni Hastalığının Ayırt Edici Özellikleri

Şizofreni hastası;
• Giyimine, özbakımına özen göstermeyebilir. Tuhaf, alışılmışın dışında, mevsime uygun düşmeyen giyim tarzı olabilir.
• Yüz ifadesi donuklaşabilir, mimikler ve hareketlerde azalma, çevrede olup bitenlere ilgisiz görünebilir. Bazı hastalarda ise endişe, üzüntü ya da öfke ifadesi olabilir.
• Bazı hastaların konuşmaları dağınık, anlaşılmaz olabilir. Konuşmada duraklamalar ve kopukluklar olabileceği gibi aşırı ayrıntıcı ve mantık dışı konuşmalar gözlenebilir. Konuşurken konudan konuya atlaması ve birbiriyle ilgisiz fakat birbirini çağrıştıran sözcüklerden oluşan “laf salatası” biçiminde konuşması söz konusu olabilir.
• Bu hastalarda toplumdan, diğer insanlardan uzak kalma, yalnız yaşamaya eğilim olabileceği gibi tam tersine yakınlarına bağımlılık ortaya çıkabilir.
• Anlamsız ve amaçsız gibi görünen hareketleri olabilir. Yerinden saatlerce hatta günlerce hiç kıpırdamama, uzun süre garip bir duruşu sürdürme, hiç konuşmadan sürekli bir noktaya bakma gibi davranışlar görülebilir.
• Banyo yapmak, saçını taramak, tırnaklarını kesmek, tıraş olmak gibi kişisel temizlik için gerekli davranışların ihmal edildiği hatta bunları yapmaktan kaçınıldığı gözlenebilir.
• Bazı hastalarda ise yersiz biçimde, başka insanların kendisine ve/veya yakınlarına zarar vereceği, kötülük yapacağı şüpheleri olabilir. Böyle durumlarda hasta kendisinin diğer insanlardan farklı, özel nitelik ve yetenekleri olduğu için seçilmiş olduğuna, bu nedenle zarar göreceğine inanıyor olabilir. Örneğin dünyayı ya da ülkesini kötülüklerden kurtaracak güçlere sahip olduğu inancı taşıyabilir. Kötülük görme endişeleri olan hastaların huzursuz biçimde dolaştıkları, çevreyi araştırarak izlenip izlenmediklerini kontrol etmeye çalıştıkları, evden çıkmadıkları, zehirlenme endişesiyle yemek yemedikleri, ilaç içmedikleri görülebilir.
• Bazı hastalar kendileriyle ilgili yayın yapıldığı, bu yolla kendilerine mesaj verilmeye çalışıldığı düşüncesiyle televizyondan, gazetelerden rahatsız olabilir ya da düşüncelerinin okunduğuna, çalındığına inanabilirler.
• Kimi hastalar bedenleri ile dış dünya arasındaki sınırın silindiğini, bedensiz olduklarını ya da vücutlarının bazı bölümlerinin değiştiğini veya yok olduğunu düşünebilirler.
• Kendilerine emirler veren, hakaret ya da tehdit eden, hareketleri hakkında yorumlar yapan hayali sesler duyabilirler. Kendi düşüncelerinin başkaları tarafından duyulduğunu sanabilirler. Uyanıkken başkalarının görmediği çeşitli görüntüler, hayaller görebilirler. Hastalar bu hayali ses ve görüntülerden bazen çok rahatsız olurken bazen bu ses ve görüntüler gerçekmiş gibi davranabilir, örneğin emir veren hayali sesler doğrultusunda davranışlar sergileyebilirler.

Hastalık belirtileri genellikle sürekli değildir, alevlenme olduğu zaman belirtiler görülüp yatışma olduğunda ortadan kalkabilirler.

Sözü edilen belirtilerin bir iki tanesinin görülmesi hemen şizofreni tanısı koymak için yeterli değildir. Şizofreni konusunda okuduklarımız ya da televizyonda izlediklerimizin etkisiyle, kendimizin ya da yakınımızın hasta olduğuna karar vermek uygun değildir. En iyisi bu belirtilerin değerlendirilebilmesi için bir ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanına başvurmaktır.

C- Şizofreninin Nedenleri

Şizofreninin nedeni kesin olarak bilinmemekle birlikte hastalığın ortaya çıkışında biyolojik, kalıtımsal, çevresel, toplumsal ve ruhsal faktörlerin etkisi bulunmaktadır. Genel olarak, şizofreni hastalığının biyolojik olarak yatkınlığı bulunan bir insanda bir dış etkenin tetiklemesiyle ortaya çıktığı söylenebilir. Şizofreni hastalığında kalıtımın yani irsiyetin rolü vardır; annede ya da babada şizofreni varsa çocukta olma oranı % 10-12 yani onda bir ihtimaldir. Şizofreni hastası olan birinin çocuğu da kesinlikle şizofreni olacak demek yanlıştır.

Çok çalışmak, çok dayak yemek, “kara sevdaya düşmek” şizofreniye yol açmaz, belki sadece ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir.

devamı alttadır.

9 ŞUBAT
10-09-2008, 01:27 PM
D- Şizofreni Hastasının Gereksinimleri
Öncelikle hekim kontrolünde, uzun süre ve düzenli olarak sürdürülmesi gereken ilaç tedavisi gerekmektedir. Düzenli bir biçimde kullanıldığında ilaçların etkileri en erken iki-üç hafta sonra görülebilir. İlaç tedavisi çoğu zaman hastalığı tamamıyla iyileştirmemekle birlikte, İlaç tedavisi her gün ağızdan düzenli olarak alınacak ilaçlarla ya da iki-dört haftada bir kalçadan yapılan iğnelerle sürdürülebilmektedir. Şizofreni tedavisinde kullanılan ilaçlar bağımlılık yapıcı ya da uyuşturucu maddeler değildir, hastaların ilaç etkisiyle yaşadıkları durgunlaşmayı ilaçların uyuşturucu olduğu biçiminde değerlendirmemek gerekir.

Hekim gözetiminde sürdürülecek düzenli bir ilaç tedavisinin yanı sıra diğer tedavi yöntemleri de uygulanabilir. Diğer tedavi yöntemleri, şizofreni hastalarının ya da yakınlarının bir araya geleceği grup tedavileri, davranışçı ve destekleyici tedavi yaklaşımları, uğraşı tedavileri olabilmektedir.

Bir şizofreni hastasının hastalığının aktif belirtilerinin olmadığı, sağlıklı biçimde gerçeği değerlendirme ve yargılamasının mümkün olabildiği bir dönemde evlenmesinde sakınca bulunmamaktadır. Ancak şizofreni hastalığının evlenme ile düzelebileceği inancı tamamıyla yanlıştır.
Hocalara okutmak, muska yaptırmak, kurşun döktürmek gibi davranışların şizofreni hastalığının düzelmesi açısından hiçbir yararı yoktur.

E- Baş Etme Yolları

Şizofreni hastalığının belirtileri kişiden kişiye değişiklik gösterir. Aynı kişide de zaman içinde alevlenmeler ve yatışmalar görülebilmektedir. Eskiden şizofreni hastaları toplumdan uzak yerlerde tutulur ya da bazı kurumlara kapatılırlarmış. Günümüzdeki tedavi yaklaşımları ve hasta hakları anlayışı çerçevesinde ise hastalığın alevlendiği dönemlerde kısa süreli yatışlar dışında çoğunlukla ayaktan takip ve tedavi uygulanmaktadır.
Şizofreni hastalarında genellikle hastalık başlamadan önceki işlevsellik düzeyine tamamıyla dönüş olamamaktadır ama tedaviyle hastalık belirtileri yatışmakta, kişinin çevresiyle ilişkileri daha iyi duruma gelmekte, hastaneye yatışları azalmaktadır.

Şizofreni hastalığı kişinin toplumdan uzaklaşıp yalnız yaşamaya yönelmesine yol açabilir ama bazı hastalar sosyal ilişkilerini koruyabilir, mesleklerini sürdürebilirler. Bazı hasta yakınları geçmişte yaptıkları kimi davranışların hatalı olduğu ve hastalığa yol açtığı düşüncesiyle suçluluk duyabilirler. Bazıları da hastalığın çevrede yarattığı etkiler karşısında utanç duygusuna kapılabilirler. Şizofreni hastasının ailesi hastalığa kendisinin yol açtığına inanarak hastayı komşularından, yakın çevresinden saklamaya çalışırsa hasta bunu fark ederek ailesine öfke duyabilir ve giderek daha fazla içe kapanabilir.

Şizofreninin bir suç ya da ceza değil biyolojik kökenleri olan bir hastalık olduğunun kabul edilmesi hastanın bazı becerilerinde ortaya çıkan kayıpları anlamayı kolaylaştırır. Böylece hastanın karşılayamayacağı beklentiler ve sonuçta hayal kırıklıklarının önüne geçilmiş olur.

Aile önceleri bu yeni duruma karşı inanamama, şok, şaşkınlık, aldırmazlık, ya da hayal kırıklığına uğrama gibi çeşitli tepkiler verir. Aile kimi zaman değişiklikleri görmezden gelebilir, kimi zaman da kabul edilemez olarak değerlendirip bu davranışları bilinçli olarak yaptığı düşüncesiyle hastayla tartışmaya, çatışmaya başlar. Her iki durumda da değişikliklerin bir rahatsızlığa bağlı olduğu anlaşılana kadar aylar hatta yıllar geçebilir. Sonunda aile içindeki ortam dayanılmaz bir hal aldığında dışardan yardım almaya karar verilir. Yardımın nerede aranacağı, kime başvurulması gerekeceği bir süre belirsiz olarak kalabilir.

Şizofrenisi olan kişiyle ilişkide önemli olan unsurlar şunlardır:
• Onu zaafları ve gereksinimleriyle birlikte olduğu gibi kabul etmek ve ciddiye almaktır.
• Ailenin davranışlarının nasıl olması gerektiğine dair hazır reçeteler vermek yararsızdır. Şizofrenisi olanların çevrelerinde olup bitenleri algılamakta ve değerlendirmekte zaman zaman güçlük çekebileceklerini varsayarak onlarla kısa, özlü ve net bir iletişim kurmak gerektiği söylenebilir. Örneğin açık davranarak, bir kerede birden fazla tercih arasında seçim yapmaya zorlamak yerine tek bir soru sormak, net bir istekte bulunmak daha uygun olabilir.
• Çok konuşmak ve ona kendi doğrularımızı iletmeye çalışmak yerine dinlemek; her söylediğine ya da her yaptığına müdahale etmek yerine duygusal olarak mümkün olduğunca tarafsız bir tutum takınmak, esnek ve uyum sağlayıcı tavırlar içinde bulunmak ilişki kurmamızı kolaylaştırır.
• Yapmacık ve gizli tavırlar yerine doğal ve açık davranmak hasta ile iletişimi çok daha kolaylaştırır.
• Doğru olmayan şeyler söylemek ve hastayı aldatmak güvenini sarsarak daha da şüpheci hale gelmesine neden olabilir.
• Hastadan aynı anda birden fazla istekte bulunmak, birbiriyle çelişen anlatımlarda bulunmak sıkıntı ve huzursuzluğunu artırabilir.
• Hastanın gerçekle uyuşmayan düşüncelerini değiştirmek için konuşarak ikna etmeye çalışıp durmak yersiz ve uygun olmayan bir davranıştır.
• Hastayı sürekli yapamadığı bazı şeyleri yapmaya zorlamak örneğin çalışmasını istemek, ailecek yapılan birlikte yemek yeme, misafir ağırlama gibi etkinliklere katılması için ısrar etmek yerine yalnız kalma ve duygusal mesafeyi koruma isteğine saygı duyarak davranmak daha uygun olacaktır.
• Aile ortamında her yaptıklarına karışılan, sürekli eleştirilen ve öfke gösterilen hastaların ilaçlarını düzenli kullansalar bile iyileşmeleri mümkün olmayabilir ya da hastalıkları alevlenebilir. Bu nedenle ailenin anlayışlı ve destekleyici tutumu tedavi sürecinde oldukça önemlidir.

devamı alttadır.

9 ŞUBAT
10-09-2008, 01:36 PM
İçe kapanma hallerinde ne yapılması gerektiği sorulabilir:
• Genel olarak kişinin yalnız kalma isteğine karşı çıkılmamalıdır. Eğer içe kapanma aşırı ya da çok uzun sürerse daha ciddi belirtilerin habercisi olabilir.
• Bu durumda hekimiyle ilişki kurmak gerekir. Ancak çoğu insanda içe kapanma kendi içsel karmaşasıyla başa çıkma yolu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu gibi durumlarda şizofrenisi olan insanın mesafe isteğine saygılı olarak ihtiyaç duyduğunda ulaşabileceği bir uzaklıkta bulunmak yeterlidir.
• Şizofreni olan insanlar genellikle tek bir misafirle daha kolay başa çıkabilirler ama gruplar halinde toplantılar, ev oturmaları çoğu zaman onlar için zor ve kafa karıştırıcı olabilir. Onlar için hoş olabilecek boş zaman etkinlikleri bulmak daha uygundur.
• Ailelerin sıklıkla düştükleri bir başka yanılgı da istenmeyen bütün davranışların rahatsızlığa bağlanmasıdır. Şizofrenisi olan insanların da hepimizin yaşadığı gibi kötü günleri olabileceği bilinmelidir.
• Tedavisini düzenli sürdüren ve alevlenme belirtileri göstermeyenlerin ev içinde diğer bireylerden farklı bir yaklaşıma fazlaca gereksinimleri yoktur. Bazı aileler şizofrenisi olan bireylerin kendi başlarına bir şeyler yapmalarına izin verme konusunda gönülsüzdürler. Çünkü kendi ana-babalık rollerini her konumda sürdürme ihtiyacı içindedirler. Sorumluluk ve bağımsızlık sorunlarını çözmenin en iyi yolu, diğer aile bireyleriyle yapıldığı gibi, beklenen ve istenenleri şizofrenisi olan bireyle konuşmak ve bir uzlaşma zemininde birlikte karar vermektir.
• Şizofrenide görülen düşünce bozukluklarını tartışarak değiştiremeyiz. Ona katılmak ya da karşı çıkmak yerine görüşlerine saygı duyulduğu belli edilerek kendi görüşümüz neyse onu dile getirmek gerekir. Örneğin başka gezegenlerden mesajlar aldığını söyleyen bir insana, "Saçmalama. öyle şey olmaz" ya da "A! Evet. O mesajları ben de alıyorum" diyerek yanıt vermek yerine "Buna inandığını biliyorum, ama ben başka gezegenlerden buraya haber ulaştırıldığını düşünmüyorum" demek daha uygundur. Takip edildiğini düşünen bir insana takip edilmediğini çeşitli akla uygun kanıtlarla kanıtlamaya çalışmak yerine yanımızda güvende olduğu hissini vermek ise özellikle alevlenme dönemlerinde daha yerindedir.
• Şizofreninin bazı dönemlerinde görülen keyifsizlik, isteksizlik, yorgunluk, çevreye ilgisizlik gibi belirtiler dışarıdan bakan biri tarafından tembellik ya da miskinlik olarak yorumlanabilir. Böyle durumlarda şizofrenisi olan bir insanın çalışmaya bilinçli olarak karşı çıktığı için değil, rahatsızlığından dolayı yaşadığı belirtiler nedeniyle çalışmak istemediği bilinmelidir. Şizofreni hastaları rahatsızlığın tedavi altında ve belirtisiz olduğu dönemlerde, bilgi ve becerilerine uygun işlerde, uygun bir iş ortamı sağlanırsa rahatlıkla çalışabilirler.
• İlaç kullanmayı reddetme, şizofrenide en sık karşılaşılan sorunlardan biridir. Şizofrenide kullanılan ilaçları rahatsızlık belirtilerinin düzeldiği dönemlerde de uzun süre kullanmak ve hekim gözetimi olmaksızın kesmemek gerekmektedir. Şizofrenide ilaç tedavisi varolan yakınmaların giderilmesi dışında rahatsızlığın nüksetmesini önlemek açısından da gereklidir. Eğer ilaç kullanmama isteği alınan ilaçların yan tesirleri nedeniyle ortaya çıkmışsa tedavinin yeniden düzenlenmesi için bir hekime başvurmak sorunu çözebilir. Bu nedenle ailenin şizofrenide kullanılan ilaçların yan tesirleri konusunda bilgi eksikliğini gidermesi büyük önem taşımaktadır. İlacı reddetme davranışı yan tesirlere bağlı değilse yeni bir rahatsızlık döneminin ilk işaretlerinden biri olabileceği konusunda dikkatli olunmalıdır. Aile üyelerinin, şizofrenisi olan kişiyi ilaç kullanmaya ikna etmek konusunda sabırlı ve sakin olmaları gerekmektedir. İlaç kullanmaya hiçbir şekilde ikna edilemez ve rahatsızlık aile açısından dayanılmaz bir hal almışsa, hekime bile gitmek istemiyorsa tedavinin düzenlenmesi amacıyla yataklı bir kuruma yatırılma tek çare olarak gündeme gelir.
Şizofrenide ilaçla tedavi, etkili olan ve en gerekli yöntemdir. Bu nedenle hastanın ilaçlarını düzenli kullanması yakınları tarafından izlenmeli ve desteklenmelidir.
• Şizofrenisi olan bireyin rahatsızlık belirtileri kendisine ve çevresindekilere zarar verecek boyutlara ulaşmışsa ve ayakta ilaç tedavisi uygulanamıyorsa, bu iki sorunu çözümlemek amacıyla tedavi kısa bir süre için hastanede sürdürülür. Eskiden bu rahatsızlığı yaşayanların uzun süre hatta ömür boyu hastanede yatmaları gerektiğinden söz edilirdi. Ancak günümüzde tedavide kullanılan ilaçlarla birlikte hastanede yatma süresi on beş-otuz gün arasına inmiştir. Bazen, aile yatış öncesi yaşadığı sıkıntılar nedeniyle, şizofrenisi olan üyesini hastanede ziyaret etmeye isteksizlik gösterebilmektedir. Oysa hastane döneminde ilk günden itibaren ziyaretlere düzenli olarak gitmek ve hekimlerden bilgi almak gerekmektedir.

devamı alttadır.

9 ŞUBAT
10-09-2008, 01:40 PM
F- Şizofrenide Psiko-Sosyal Tedaviler


Şizofrenide psiko-sosyal tedavi ne anlama gelir?
Şizofrenide ilaç tedavisi dışında kalan diğer tedavi yöntemlerini tanımlamak için "psiko-sosyal tedaviler" terimi kullanılır. Psiko-sosyal tedaviler, düzenli ilaç kullanmakta olan ve rahatsızlığın alevlenme döneminde bulunmayanlar için geçerlidir.
Şizofrenisi olan kişi düşünce sisteminde ortaya çıkan gerçek dışı, benliğe yabancı değişikliklerin etkisinde yoğun bir bunaltı yaşar. Yaşadığı bunaltı nedeniyle kişiler arası ilişki kurmayı sağlayan basit işlevleri bile yerine getiremeyebilir. İnsanlara güveninin kaybolmasıyla birlikte kendi dünyasına çekilmeye, ilişkilerini en aza indirmeye başlar. Bu farklılaşma aile ilişkileri, kişiler arası ilişkiler, okul, iş ve sosyal uyum üzerine olumsuz bir şekilde yansır.
Hem rahatsızlığı olan kişinin iç dünyasındaki karışıklığı düzeltecek hem de toplum içindeki yalnızlığını ortadan kaldıracak, yitirmekte olduğu yetenek ve becerilerini ona yeniden kazandıracak, bozulmuş iletişimi yeniden kurabilmesine olanak verecek tedavi yaklaşımlarının devreye girmesi gerekli olmaktadır. Bu nedenle şizofreni tedavisinin önemli bir bölümünü psiko-sosyal yaklaşımlar ve rehabilitasyon hizmetleri oluşturmaktadır.

Rehabilitasyonun iki temel amacı:


1. İş görme becerisindeki azalmanın giderilmesine yönelik eğitim vermek ve deneyimleri arttırmak,
2. Toplumsal ilişkilerle ilgili elverişsizlikleri ortadan kaldırmaya yönelik çevresel destek sistemlerini arttırıcı olanaklar geliştirmektir.
Rehabilitasyon programları ve servisleri; mesleki rehabilitasyon servisleri, tedavi evleri ve psiko-sosyal rehabilitasyon merkezlerini içermektedir.
Şizofrenisi olan kişinin yaşamını etkileyen en önemli sorunlardan biri işsizlik, çalışmama durumudur. Bu nedenle mesleki rehabilitasyon şizofreninin rehabilitasyonundaki en temel yaklaşım noktalarından biri olmaktadır. Bu programlar hastanelerdeki çalışma alanlarında, işe odaklanmış ve mesleki yetileri geliştiren ya da yitimi azaltan bir içerikle gelişmektedir. Psiko-sosyal rehabilitasyonun gerçekleştirildiği en temel uygulama ise gündüz hastanesi uygulamalarıdır. Şizofrenisi olan kişinin mesaiye gider gibi gittiği bu ortamdan bireysel ve grup halinde uygulanan psikoterapilerin başında da daha yaygın biçimde psiko-sosyal rehabilitasyona yönelik programlar uygulanmaktadır. Bireyler gün boyunca sorumluluk alarak çay ocağı, büfe gibi küçük çaplı işletmeleri çalıştırma, bütçe yapma, bankaya gitme gibi bazı işleri yürütmek, bazı kurslar ve eğitim programlarına devam etmek, yeni durumlarına uygun bir takım işleri öğrenmek ve becerilerini geliştirmeye yönelik uğraşı terapisini sürdürmek gibi etkinliklerde bulunmaktadırlar
Kişilerin yeniden hastaneye yatmalarını önlemeye yönelik girişimler de rehabilitasyonun kapsamındadır. Şizofrenisi olan kişinin mahallesinde, iş yerinde, yaşamını sürdürmekte olduğu bütün alanlarda temel yaşam gereksinmelerini karşılamaya, sorunlarını çözebilme ve rahatsızlığıyla başa çıkma becerilerini geliştirebilmeye, toplumsal destek sistemlerini devreye sokabilmeye yönelik uğraşlar söz konusudur. Rehabilitasyon programlarının uygulanması daima bir ekip çalışmasını gerektirir. Şizofrenisi olan kişiler ve aileleri bu ekibin en vazgeçilmez parçasıdırlar.

Kaynak: www.engelliler.gov.tr/egitim/egitimseti/ruhsal.doc

http://www.psikoloji.gen.tr