Selina
11-06-2010, 07:33 PM
Yalom, “Grup Psikoterapilerinin Teori ve Pratiğini Giriş” isimli çaplı yapıtında insanı bütünüyle bir insan olarak ele almaya çalışır. Ancak Yalom da insanın metafizik boyutlarını takdirde yetersiz kalır
Ali Rıza Bayzan´ın makalesi
Irvin D. Yalom, Amerika’da Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde psikiyatri profesörü. Ancak Yalom bir dinazor değil. İnsanı adeta bir eşya ya da gelişmiş bir hayvan olarak ele alan klasik yaklaşımlara karşı varoluşçu ve insancı bir çizgiyi savunuyor. Bilim-insanı oluşunun yanı sıra bir de sanatçı yönü var. Klasik psikanalizi sorgulayıp yargıladığı romanı Divan bunun için yeterli bir kanıt.
Klasik psikanaliz pozitivist bir bilim anlayışına dayalı olarak insanı indirgemeci olarak ele alan Freud’un kurduğu bir sistemdir. Freud, insanın tüm davranışlarını doğuştan getirilen kural tanımaz cinsellik ve saldırganlık dürtülerinin ailede ve toplumda bastırılması sonucu oluşan bilinçaltından kaynaklandığını ileri sürer. Buna göre Freud insanı salt bir biyolojik bir varlık olarak tanımlamaktadır.
Yalom, “Grup Psikoterapilerinin Teori ve Pratiğini Giriş” isimli çaplı yapıtında insanı bütünüyle bir insan olarak ele almaya çalışır. Ancak Yalom da insanın metafizik boyutlarını takdirde yetersiz kalır. Yalom, “Aşkın Celladı” adıyla çevrilen çalışmasında, ruh hastası olarak tanımlanan ama gerçekte daha çok rûhunu arayan insanlarla yaptığı psikoterapi görüşmelerini sunuyor. “Nietzsche Ağladığında” ise olağanüstü derecede farklı bir roman: Burada Yalom, Nietzsche aracılığı ile varoluşun kader, inanç, hakikat, huzur, mutluluk, acı, özgürlük, irade gibi kavramlarını ele alıyor. Yalom’un aslında Tasavvuf’un bir karikatürünü çizmeye çalıştığı söylenebilir yukarıda andığımız yapıtlarında. Kim bilir, Yalom tümüyle yüreğinin sesini dinleyebilse neler yazardı.
Divan, varoluşçu-insancı bir psikoterapistin kaleminden varoluşçu-insancı psikoterapi ile klasik psikanaliz arasındaki med-ceziri ironik bir şekilde ele alan bir roman. Daha derinlerde ise modern-postmodern perspektiflerin çatışmalarını ve çelişkilerini izlemek mümkün.
Divan’da Yalom, Freud’un çizgisinden giden psikanalistlerin ipliğini pazara çıkarıyor, iç yüzlerini deşifre ediyor. Yalom’un en çok vurguladığı konular pek çok psikanalistin hastalarını hem cinsel hem de ekonomik açıdan kullanılmaları, hem hastalarına hem de birbirlerine karşı ikiyüzlü davranmaları, varoluşsal problemleri çözememeleri...
Divan’ın en çarpıcı bölümlerinden birisi iki psikoterapistin birbiriyle dertleşmesi. Birisi romanın baş kahramanlarından Ernest, klasik psikanaliz ile varoluşçu-insancı terapiler arasında med-cezirler yaşayan iyi niyetli bir psikanalist, diğeri onun yakın dostu modern uygarlıktan olabildiğince uzak duran ve klasik psikanalizi hararetle sorgulayan marjinal bir psikoterapist, Paul. Şimdi bu söyleşiden bir bölüme kulak verelim:
"Ama bak", diye devam etti Ernest, "senin şu iki terapiste birden giden hastan var ya... Hopkins´deyken n´apardık hani hatırlasana-iki ayrı gözetim terapistine aynı hastayı anlatır, ikisinin hiçbir konuda mutabık kalamadığını gördükçe gülerdik kendi kendimize. Bu da aynı işte. İki terapistle ilgili hikayen çok ilginç geldi bana." Ernest elindeki çubukları masaya bıraktı. "Acaba diyorum... benim de başıma gelir mi? Sanmam. Hastanın ne zaman doğru söylediğini anlarım ben, bundan kesinlikle eminim. Bazen başlangıçta şüpheler olabilir, ama bir an gelir, artık ondan sonra hakikatte ortak olduğumuza dair en ufak şüphe kalmaz."
"Hakikatte ortak olmak-güzel söz, Ernest, ama ne demek? Hastaysa bir ya da iki yıl boyunca aralıksız çalışırsın, sonra öyle bir şey olur veya bir yerden öyle bir şey duyarsın ki, hasta hakkında bildiğin bütün her şeyi yeni baştan değerlendirmen gerekir; hastaya yıllarca bireysel terapi uygularım, sonra grup terapisine alırım onu ve gördüklerim karşısında nutkum tutulur. Aynı insan mıdır ikisi? Bana göstermediği ne kadar çok yönü varmış meğer.
Üç yıldır", diye devam etti Paul, "gördüğüm bir hasta var, çok zeki bir kadın, otuz yaşlarında, kendiliğinden -benden kesinlikle hiçbir zorlama gelmeden- babasıyla ilgili ensest anıları hatırlamaya başlamıştı. İşte, bir yıl kadar bunun üzerinde çalıştık ve senin tabirini kullanacak olursak, hakikatte ortak olduğumuzdan şüphem kalmadı. Anıların geri geldiği o dehşet dolu aylar boyunca onun elinden tuttum, babasıyla bu konuda yüzleşmeyi denedikten sonra yaşanan aile faciaları boyunca Ona destek oldum. Oysa şimdi -belki medyadaki fırtına harekâtı doğrultusunda- bu ilk anılarından şüpheye düşmeye başladı.
"Vallahi doğrusunu istersen, ben serseme döndüm artık. Hayal nedir, hakikat nedir, hiç fikrim yok. Üstelik bir de bu kadar kolay gaza geldiğim için beni eleştirmeye başladı kadın. Geçen hafta rüyasında ana-babasının evinde görmüş kendini. Goodwill marka bir kamyon gelip evi temellerinden yıkmaya başlıyormuş. Ne diye gülüyorsun?"
"Goodwill´in ´iyi niyet´ anlamına geldiğini düşündüm de. Bil bakalım kim bu kamyon? Üç hakkın var?"
"Tamam. Bunun esrarengiz bir yanı yok. Kamyonla ilgili çağrışım yapmasını söylediğimde, dalga geçer gibi rüyanın adını söyledi bana: Yardımsever Dost Yine Elini Uzattı. Senin anlayacağın rüyanın mesajı şu: yardım ediyormuş gibi yaparak ya da yardım ettiğime inanarak ben, onun evini ve ailesini ta temelinden sarsıyorum."
"Besle kargayı..."
"Aynen. Ve kendimi savunmaya çalışmak gibi de bir aptallık ettim. Burada senin kendi anılarını analiz ettik, deyince de, her anlattığına inanacak kadar saf olduğumu söyledi bana.
"Hem", diye devam etti Paul, "belki de haklıdır. Belki de çok safız biz. Hastaların kendi hayatlarındaki hakikati dinleyelim diye bize para verdiği düşüncesine öyle alışmışız ki, yalan söyleyecekleri hiç aklımıza gelmiyor. Geçenlerde bir araştırma yapıldığını duydum, pskiyatristler, bir de FBI ajanları, yalanı doğrudan ayırma konusunda çok beceriksizmiş. Şu ensest tartışması da iyice tuhaflaşıyor... beni dinliyor musun, Ernest?"
....
(Ernest:) Sana yeni hastamdan bahsetmiştim değil mi- kendimi tam anlamıyla açığa vurma konusundaki büyük deneyimde kullandığım hastadan? Neyse, geçen hafta ikinci seansa geldi ve bir ara onu okuyamadım... birbirimize çok uzaktık... sanki aynı odada değilmişiz gibi. Sonra hukuk fakültesindeyken sınıf birincisi olduğunu anlattı ve birden bire gözyaşlarına boğulup mutlak bir dürüstlük sergilemeye başladı. Geçmişe ilişkin büyük pişmanlıklardan bahsetti. Ayağına gelen bütün büyük kariyer fırsatlarını teptiğini, bunun yerine evlenmeyi tercih ettiğini, ama evliliğinin de çok geçmeden karabasana dönüştüğünü anlattı. Sana söylemiştim, ilk seansta da abisinden ve küçüklüğünde ondan gördüğü cinsel suistimalden -yani olası suistimal- bahsederken tam olarak aynı şey olmuştu, o zaman da yine birdenbire dürüst davranmaya başlamıştı.
"Her seferinde yüreğimde duydum söylediklerini... yani, gerçekten birbirimize değiyorduk, anlıyor musun? Öyle bir şekilde değiyorduk ki birbirimize, dürüst olmamanın hiçbir yolu yoktu artık. Aslında tam da son seanstaki o andan sonra hakikate inanılmaz bir şekilde bağlı kaldı... dikkat çekecek kadar içten bir tarzda konuşmaya başladı... cinsel tatminsizliğinden... birileriyle yatamazsa çıldıracağından falan bahsetti."
"Bakıyorum bir çok ortak yönünüz var."
"Yaa, yaa. Ben de oradan gidiyorum zaten.
devami alta
Ali Rıza Bayzan´ın makalesi
Irvin D. Yalom, Amerika’da Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde psikiyatri profesörü. Ancak Yalom bir dinazor değil. İnsanı adeta bir eşya ya da gelişmiş bir hayvan olarak ele alan klasik yaklaşımlara karşı varoluşçu ve insancı bir çizgiyi savunuyor. Bilim-insanı oluşunun yanı sıra bir de sanatçı yönü var. Klasik psikanalizi sorgulayıp yargıladığı romanı Divan bunun için yeterli bir kanıt.
Klasik psikanaliz pozitivist bir bilim anlayışına dayalı olarak insanı indirgemeci olarak ele alan Freud’un kurduğu bir sistemdir. Freud, insanın tüm davranışlarını doğuştan getirilen kural tanımaz cinsellik ve saldırganlık dürtülerinin ailede ve toplumda bastırılması sonucu oluşan bilinçaltından kaynaklandığını ileri sürer. Buna göre Freud insanı salt bir biyolojik bir varlık olarak tanımlamaktadır.
Yalom, “Grup Psikoterapilerinin Teori ve Pratiğini Giriş” isimli çaplı yapıtında insanı bütünüyle bir insan olarak ele almaya çalışır. Ancak Yalom da insanın metafizik boyutlarını takdirde yetersiz kalır. Yalom, “Aşkın Celladı” adıyla çevrilen çalışmasında, ruh hastası olarak tanımlanan ama gerçekte daha çok rûhunu arayan insanlarla yaptığı psikoterapi görüşmelerini sunuyor. “Nietzsche Ağladığında” ise olağanüstü derecede farklı bir roman: Burada Yalom, Nietzsche aracılığı ile varoluşun kader, inanç, hakikat, huzur, mutluluk, acı, özgürlük, irade gibi kavramlarını ele alıyor. Yalom’un aslında Tasavvuf’un bir karikatürünü çizmeye çalıştığı söylenebilir yukarıda andığımız yapıtlarında. Kim bilir, Yalom tümüyle yüreğinin sesini dinleyebilse neler yazardı.
Divan, varoluşçu-insancı bir psikoterapistin kaleminden varoluşçu-insancı psikoterapi ile klasik psikanaliz arasındaki med-ceziri ironik bir şekilde ele alan bir roman. Daha derinlerde ise modern-postmodern perspektiflerin çatışmalarını ve çelişkilerini izlemek mümkün.
Divan’da Yalom, Freud’un çizgisinden giden psikanalistlerin ipliğini pazara çıkarıyor, iç yüzlerini deşifre ediyor. Yalom’un en çok vurguladığı konular pek çok psikanalistin hastalarını hem cinsel hem de ekonomik açıdan kullanılmaları, hem hastalarına hem de birbirlerine karşı ikiyüzlü davranmaları, varoluşsal problemleri çözememeleri...
Divan’ın en çarpıcı bölümlerinden birisi iki psikoterapistin birbiriyle dertleşmesi. Birisi romanın baş kahramanlarından Ernest, klasik psikanaliz ile varoluşçu-insancı terapiler arasında med-cezirler yaşayan iyi niyetli bir psikanalist, diğeri onun yakın dostu modern uygarlıktan olabildiğince uzak duran ve klasik psikanalizi hararetle sorgulayan marjinal bir psikoterapist, Paul. Şimdi bu söyleşiden bir bölüme kulak verelim:
"Ama bak", diye devam etti Ernest, "senin şu iki terapiste birden giden hastan var ya... Hopkins´deyken n´apardık hani hatırlasana-iki ayrı gözetim terapistine aynı hastayı anlatır, ikisinin hiçbir konuda mutabık kalamadığını gördükçe gülerdik kendi kendimize. Bu da aynı işte. İki terapistle ilgili hikayen çok ilginç geldi bana." Ernest elindeki çubukları masaya bıraktı. "Acaba diyorum... benim de başıma gelir mi? Sanmam. Hastanın ne zaman doğru söylediğini anlarım ben, bundan kesinlikle eminim. Bazen başlangıçta şüpheler olabilir, ama bir an gelir, artık ondan sonra hakikatte ortak olduğumuza dair en ufak şüphe kalmaz."
"Hakikatte ortak olmak-güzel söz, Ernest, ama ne demek? Hastaysa bir ya da iki yıl boyunca aralıksız çalışırsın, sonra öyle bir şey olur veya bir yerden öyle bir şey duyarsın ki, hasta hakkında bildiğin bütün her şeyi yeni baştan değerlendirmen gerekir; hastaya yıllarca bireysel terapi uygularım, sonra grup terapisine alırım onu ve gördüklerim karşısında nutkum tutulur. Aynı insan mıdır ikisi? Bana göstermediği ne kadar çok yönü varmış meğer.
Üç yıldır", diye devam etti Paul, "gördüğüm bir hasta var, çok zeki bir kadın, otuz yaşlarında, kendiliğinden -benden kesinlikle hiçbir zorlama gelmeden- babasıyla ilgili ensest anıları hatırlamaya başlamıştı. İşte, bir yıl kadar bunun üzerinde çalıştık ve senin tabirini kullanacak olursak, hakikatte ortak olduğumuzdan şüphem kalmadı. Anıların geri geldiği o dehşet dolu aylar boyunca onun elinden tuttum, babasıyla bu konuda yüzleşmeyi denedikten sonra yaşanan aile faciaları boyunca Ona destek oldum. Oysa şimdi -belki medyadaki fırtına harekâtı doğrultusunda- bu ilk anılarından şüpheye düşmeye başladı.
"Vallahi doğrusunu istersen, ben serseme döndüm artık. Hayal nedir, hakikat nedir, hiç fikrim yok. Üstelik bir de bu kadar kolay gaza geldiğim için beni eleştirmeye başladı kadın. Geçen hafta rüyasında ana-babasının evinde görmüş kendini. Goodwill marka bir kamyon gelip evi temellerinden yıkmaya başlıyormuş. Ne diye gülüyorsun?"
"Goodwill´in ´iyi niyet´ anlamına geldiğini düşündüm de. Bil bakalım kim bu kamyon? Üç hakkın var?"
"Tamam. Bunun esrarengiz bir yanı yok. Kamyonla ilgili çağrışım yapmasını söylediğimde, dalga geçer gibi rüyanın adını söyledi bana: Yardımsever Dost Yine Elini Uzattı. Senin anlayacağın rüyanın mesajı şu: yardım ediyormuş gibi yaparak ya da yardım ettiğime inanarak ben, onun evini ve ailesini ta temelinden sarsıyorum."
"Besle kargayı..."
"Aynen. Ve kendimi savunmaya çalışmak gibi de bir aptallık ettim. Burada senin kendi anılarını analiz ettik, deyince de, her anlattığına inanacak kadar saf olduğumu söyledi bana.
"Hem", diye devam etti Paul, "belki de haklıdır. Belki de çok safız biz. Hastaların kendi hayatlarındaki hakikati dinleyelim diye bize para verdiği düşüncesine öyle alışmışız ki, yalan söyleyecekleri hiç aklımıza gelmiyor. Geçenlerde bir araştırma yapıldığını duydum, pskiyatristler, bir de FBI ajanları, yalanı doğrudan ayırma konusunda çok beceriksizmiş. Şu ensest tartışması da iyice tuhaflaşıyor... beni dinliyor musun, Ernest?"
....
(Ernest:) Sana yeni hastamdan bahsetmiştim değil mi- kendimi tam anlamıyla açığa vurma konusundaki büyük deneyimde kullandığım hastadan? Neyse, geçen hafta ikinci seansa geldi ve bir ara onu okuyamadım... birbirimize çok uzaktık... sanki aynı odada değilmişiz gibi. Sonra hukuk fakültesindeyken sınıf birincisi olduğunu anlattı ve birden bire gözyaşlarına boğulup mutlak bir dürüstlük sergilemeye başladı. Geçmişe ilişkin büyük pişmanlıklardan bahsetti. Ayağına gelen bütün büyük kariyer fırsatlarını teptiğini, bunun yerine evlenmeyi tercih ettiğini, ama evliliğinin de çok geçmeden karabasana dönüştüğünü anlattı. Sana söylemiştim, ilk seansta da abisinden ve küçüklüğünde ondan gördüğü cinsel suistimalden -yani olası suistimal- bahsederken tam olarak aynı şey olmuştu, o zaman da yine birdenbire dürüst davranmaya başlamıştı.
"Her seferinde yüreğimde duydum söylediklerini... yani, gerçekten birbirimize değiyorduk, anlıyor musun? Öyle bir şekilde değiyorduk ki birbirimize, dürüst olmamanın hiçbir yolu yoktu artık. Aslında tam da son seanstaki o andan sonra hakikate inanılmaz bir şekilde bağlı kaldı... dikkat çekecek kadar içten bir tarzda konuşmaya başladı... cinsel tatminsizliğinden... birileriyle yatamazsa çıldıracağından falan bahsetti."
"Bakıyorum bir çok ortak yönünüz var."
"Yaa, yaa. Ben de oradan gidiyorum zaten.
devami alta